Bir yanda, imkânı olmayanların sessiz kabullenişleri… Kaderine razı, beklentileri küçük, hayatın çizdiği sınırlarla yetinenler.
Diğer yanda ise, önüne her fırsat serilmiş, imkân yağmurunda yürüyen ve bunun konforuyla hayatını sürdürenler.
Hiç olmadım o, elindekilere güvenip sırtını dayayabilen kişi. Bu arada kalmışlık, bu sıkışmışlık… içten içe yordu da yordu üstelik beni.
Belki de o zamanlar hâlâ inanıyordum.
Ama şimdi…
İçimde bir şeyler sessizce kırıldı.
Her düşüşte kendi elimden tutmaktan, her yarayı kendim sarmaktan, her gece yeniden toparlanmaktan yoruldum. Düşmekten değil, kalkarken kimsenin orada olmamasından kırıldım ben.
Ve bazen kendime bakıyorum:
Kimdim ben, bu kadar kırılmadan önce?
Gözümde bu kadar yaş birikmeden, sesim bu kadar kısılmadan, kalbim bu kadar temkinli atmadan önce kimdim?..
Güçlü olmayı kendi tercihim sanırdım eskiden.
Şimdi biliyorum; güçlü olmak, kimsenin tutmadığı ellerin zorunluluğuymuş.
Dirayet, çaresizliğin kılığıymış.
Ve ben, “dayanmak” kelimesinin içinde yavaş yavaş eriyormuşum.
Bazen suskun, bazen öfkeli, bazen yumuşak, bazen kesik, bazense kısık.
Diyor ki:
“Devam et, çünkü durursan unutulursun.”
Ama bir başka ses fısıldıyor ardından:
“Daha kaç kere kalkacaksın? Daha kaç kere kimse bilmeden taşıyacaksın bu yükü?”
Ve ben, o iki sesin arasında savrulup duruyorum.
Ne bırakabiliyorum ne tutunabiliyorum.
Ne tamamen umut edebiliyorum ne de vazgeçebiliyorum.
Kimdim ben bu kadar kırılmadan önce?
Belki daha cesur, daha saf, daha umutlu biriydim.
Ya da belki hiçbir zaman öyle değildim de; öyle sanıyordum.
Yine de içimde bir yer, hâlâ kabullenmiyor tükenmişliği.
Belki bu, safça bir inat.
Belki tarifsiz bir direnç.
Belki de sadece… hâlâ bir şeylerin mümkün olabileceğine dair o küçük ihtimal.
Çünkü evet… insan bazen güçlü olduğu için değil, güçlü olmaktan başka çare bilmediği için devam ediyor.
Ve o “devam etme” hâlinin içinde, hâlâ bir umut kırıntısı var.
Kırılmış ama kopmamış bir bağ, umuda dair.
Ve belki de ben, tam oradayım.
Kırılmışlığın ortasında, hâlâ kim olduğumu hatırlamaya çalıştığım yerde.
Kimdim ben bu kadar kırılmadan önce?..
Eski beni nerede,
ve nasıl kaybettiğimi hatırlamıyorum
sadece bir akşam vakti,
balkon serinliğinde otururken, geldiğim tüm yolların bana ne kadar uzak olduğunu gördüm.
Bana dünyanın en acı şeyini sorsalar,
Aklıma ilk gelen, çektiğim yalnızlık ve çaresizlik hissi olurdu.
Dünya üzerinde, bir başına olmaktan daha büyük bir acı olamazdı..



