23 Nisan 2025 Çarşamba

KIRILGANLIKLARIMIN GÜCÜNE DAİR;


 Gençen hafta bir derste hocamız bir araştırma bulgusu paylaştı bizlerle ve çok ilgimi çekti. Şöyle diyordu araştırma: Elle yazı yazanların, not tutanların klavyeyle yazanlara göre beynindeki nöronlar arası bağlantı kurma sayısı çok daha fazla. Çok ilginç gelmişti, yazı yazmak her türlü yazı yazmaktı sonuçta ama demek ki o harflere verdiğimiz kıvrımlar karakteristik yazma biçimlerimiz neynimizde daha çok sinaptik bağlantı oluşmasını sağlıyordu. Ben de bu yüzden yazmak istediklerimi tercihen önce kağıda aktarıp sonrasında tuş takımına yöneliyorum:))

Asıl konuya gelecek olursak, birkaç gündür "senin güçlü hikayen ne?" diye soruyorum kendime. Bugün de kırılganlığın gücünü araştırdım biraz ve fark ettim ki tüm güçlü hikayelerim en zayıf anlardan doğmuşlar. Evet topraktaki o koca çatlaktan filizlenmiş durmuşum her daim..

"insan gelir, insan geçer; çık hücrenden, ruhun göster" diyor bir şarkı ruhumun rüzgarına fısıldayarak.

 Kırılganlıklara gelecek olursam, herkeste nasıl bilmem ama benim kırılganlıklarım kalbimde ve ruhumda vuku buluyorlar. Kalbimdekilere sevgiyle yer verdiğim insanlar; ruhumdakilereyse kuvvetle muhtemel varoluşsal anlamlandırma biçimlerim sebep oluyorlar. İnsan problemi bir başkasıylayken daha kolay kabullenebiliyor; oysa kendiyleyken problem, ne kabullenebiliyor ne de çözebiliyor. Genelleme yapamam aslında, benim için öyle diyeyim. Dolayısıyla benim gücüm ruhumda oluşan çatlaklardan filizlenmiyor. Oralar biraz çorak topraklar. Kalbim ise, içinde bitmek tükenmek bilmeyen sevgiden midir nedir, incinse de, kırılsa da, paramparça olsa da, yeşermeye her daim güç buluyor. Üstelik Big Bang teorisindeki dünyamız gibi, parçaları daha da, daha da büyük bir alanın yeşermesini sağlıyor. Bunu yalnızca sevgiyle anlandırabilirim. Başka türlüsünü düşünemiyorum. 

 Gönül işleri misal, her seferinde hiç beklemediğim, tahmin dahi edemeyeceğim noktadan beni altüst ediyor. Yine de, yine de hiç sevmekten, ruh eşimi, gönül yoldaşımı aramaktan beni alıkoymuyor bu altüst oluşlar. Hayret ediyorum içimdeki bu güce, bu 'yolda olmak gayreti'me.. İçten içe "Şeyma galiba artık tüm inancını, güvenlini ve umudunu tükettin" diyorum. Ama bir bakıyorum ki, umut edecek, güvenecek, inanacak bir başka şey bulmuşum. Elbette bu, kırılmaların ardından bir başka insana karşı değil de ilgi alanlarıma, yapmayı sevdiğim bir işe, yeni rutinler edinmeye yönelik oluyor. 

 Hatırlıyorum mesela, ilk defa bir erkekle gönül işleri çerçevesinde konuştuğumda henüz 19 yaşımdaydım ve muhabbetimiz bittiğinde bir uzvumu kaybetmişcesine ağlamıştım iki gün boyunca. Üçüncü günde ise, ah yeter be, daha fazla üzülemeyeceğim işim gücüm var, dersimi alır, yoluma devam ederim, deyip hayatıma dönmüştüm. Ben de böyleydim, o zamanlar anlamamış olsam da. Yepyeni bir deneyimdi benim için nihayetinde, başlangıcı değil yalnızca, bitişi de ilkimdi sonuçta ve yaşamış olmanın şükrünü ediyordum içimde bir yerlerde. 

 Ve bu hep böyle oldu, insanlar geldi, insanlar gitti, ben "bana öğrendiklerim kaldı" diyerek yoluma devam ettim. Ağlamadım mı? Ağladım. Sarsılmadım mı? Depremler oluyor depremler şarkısını bile ezberledim. Kalbimin ağrısını duydum, nefes alırken sızısını hissettim. Gel gelelim tüm bunlara YAŞAM'ım dedim, benim yaşamım, bana ait olan, bana özgü YAŞ'AN'MIŞlıklarım.. Bunları bir bilinçten çok bir akışla yaptım, belki de benim bilinç akışımdı bu.

 Zamanla çatlaklarım da, kırıklarım da, köklerim tarafından dolduruldu, hiç fark etmesem de yüreğimin derinliği arttı. Önceden insanlarla ilişkimi yüzeysel tutardım, derinlere inmez, derinlerimi göstermezdim. Daha güvendeydim evet, ama güvenmenin anlamını dahi bilmezdim. Bazı şeylerin kıymeti yitirildiğinde anlaşılır çünkü. Ben de şükür ki bir şeyleri yitirdikçe elimdekilerin, yanımdakilerin, kalbimdekilerin kıymetini bilir oldum. 

 Yakın zamanda çok derin bir dalım kırıldı, köklerime uzanan bir kopuş oldu. Evet sarsıldım, evet yalpaladım. Fakat sonra o dalın yerini dolduran sevgili diğer dallarımı fark ettim, köklerimi hissettim. Meğer tek desteğim sandığım o dal, ha bire zehirli sarmaşıklarıyla beni boğuyor, vitaminimi sömürüyormuş. O gidince bir ufkum açıldı. Arkadaş demek bazen sadece arkadaş demekmiş. Ben ailem sanmışım, ailemiyse hiçe saymışım. O boşluktan bakınca ailemin desteğini, besleyiciliğini, aidiyetini, samimiyetini, güvendeliğini ve sevgisini nicedir yok sanıyormuşum. Meğer yok sayıyormuşum. Kocaman sarıldım. Nihayetinde zehirli de olsa, sarmaşıktan da alınacak dersler muhakkak vardır. 

Hem ne diyor şarkıda? 

Hayat bu kadar mı? 

Bence değil, birkaç sözüm var. 

Biraz senin gibi yıkılmayan duvarları var. 

Bazen esintili, bazen uzak yakınlarım var. 

Ben, ben böyleyim kendi yolumda.


Hoşça bakın efenim zaatınıza:))

Mutmainistan

“MUTMAİNİSTAN” Neresi mi Mutmainistan? Bir ülke değil. Bir durak da değil. Bir varış noktası hiç değil. Mutmainistan, insanın kendin...