29 Aralık 2025 Pazartesi

Mutmainistan


“MUTMAİNİSTAN”

Neresi mi Mutmainistan?

Bir ülke değil.
Bir durak da değil.
Bir varış noktası hiç değil.

Mutmainistan, insanın kendine aynı soruları defalarca sorup, her seferinde başka bir yerden cevaplamayı kabul ettiği yer. “Ben kimim?”, “ne olacağım?” ya da… “ben nasıl büyük adam olacağım?” sorularına cevaben, insanın kendini aceleyle tanımlamayı bıraktığı yer.
“Henüz olmamış” hâliyle barıştığı an.

Burası.
Şu an.
Ve şimdiye kadar geçtiğim bütün anların iç içe geçtiği yer.

Ben buradayım:
Mutmainim.

Hayatımdaki yol alışlar beni tatmin ediyor. Bildiğimi sandıklarım kadar bilemediklerim de. Doğru sandıklarım kadar yanlışlarım da. Çünkü fark ettim ki hayat, cevapları hazır vermiyor; soruları büyütüyor. (Dahası sorulara verdiğimiz cevaplarda kendimizi buluşlarımızla bizi geliştiriyor..)

...

Peki nereden geldim buraya?
Şuradan.

İlkokuldayken ne olacağımı bilmiyordum. Hatta hayal kurduğumu bile sanmıyorum. Çünkü o zamanlar sadece çocuk olmanın tadını çıkarıyordum ve bu fazlasıyla yetiyordu. Geleceğe uzanmak gibi bir derdim yoktu; o anın kendisi yeterince doluydu zaten.

Sonra büyümeye başladım.
Ve sorular değişti.

Ortaokuldayken bir şey olmalıydım.
Gazeteci, köşe yazarı, siyasetçi, diplomat…
Birilerine ses olan biri. Bir yere ait, bir yerde duran biri.

Büyüyünce ne olacaksın? Abdurrahman Dilipak (Gazeteci Yazar) olacağım.

İçimden bunu diyordum. Çünkü “büyük adam” dediğin, o zamanlar bana böyle görünüyordu:
Konuşan, yazan, savunan, karşı duran biri. Hatta saç kesimim yüzünden Fatma Şahin’e benzetildiğimde gurur duymuştum. Çünkü o da “bir şey olmuştu.” Bir yerdeydi. Bir kimliği vardı.

Liseye geçtiğimde hâlâ ne olmak istediğini bilmeyen biriydim. Ya da belki bilen ama bu bilmeyişin üstünde durmak istemeyen, biraz serkeş bir hâlim vardı. Öğretmenlerim yazar olacağımı söylerdi. Zamanla “psikolog olmalısın” diyenlerin sayısı da arttı. Düşündüm. Kafama yattı. “Madem,” dedim, “psikolog olayım”.

Üniversitede psikoloji bölümünü seçtim. Bir ders kapsamında makale yazmamız gerekiyordu. Bir hocam, intihar üzerine araştırma yapabileceğimi söyledi. Konuya girdim. Okudukça başka bir şey fark ettim. Beni çeken şey ölüm değildi. Gençlerdi. Özellikle gençlerin intiharları… Oradaki ortak yük, ortak sancı, ortak sessizlik.

Gençlerin kimlik kazanımı, “Ben kimim?” sorusuyla baş etme hâlleri, “Benden bir şey olur mu?” kaygıları… Bunları ele alan, iyileştirici çalışmalara odaklanan bir makale yazdım. Ve o zaman fark ettim: Tohumum toprağını bulmuştu. Belki kendi gençliğimin sancıları hâlâ içimde olduğu içindi. Belki de “büyük adam olmak” fikrini başka bir yerden okumaya başladığım içindi. Yüksek sesle konuşmak değil artık mesele; birinin yükünü biraz olsun hafifletebilmekti.

“Bu alanda mutlaka çalışmalıyım” gibi büyük laflar etmedim. Ama şunu istedim: Biri kimlik kazanımı konusunda desteğe ihtiyaç duyduğunda, “Şeyma bu alanda çalışıyor, ona gidelim” denebilsin.

Bir kapı olsun.
Güvenli bir alan olsun.

İntihar üzerine yaptığım o çalışmayla birlikte şunu da fark ettim: Ben sorunları sadece ortaya koymak istemiyorum. Çözmek istiyorum. Bazı meselelerin üzerine eğilip, gerekirse biraz daha fazla kalmak istiyorum.

Şimdi mezunum. Ama pat diye işlerin içine dalmak yerine, gençlerin içinden biri olarak sahada deneyim kazanan dingin bir saha çalışmacısıyım. Yeni mezunum, gencim, kimlik kazanımı meselesi benim için de tamamlanmış değil.

Toyum.
Yolun çok başındayım.

Ama artık şunu biliyorum: “Büyük adam olmak” bir gün ansızın olmuyor. Bir unvanla da gelmiyor. Gayretle geliyor. Sorumluluk almakla geliyor. Yan yana durmakla, birlikte öğrenmekle gerçekleşiyor.

Çeşitli STK’larda gönüllülük yapıyorum. Eğitimlerdeyim, kamplardayım, farklı görevlerde farklı gençlerle yan yanayım. Gözlemliyorum. Dinliyorum. Ve keyif alıyorum. Çünkü her deneyim aslında bir saha notu. Her öğrendiğim bilgi daha da kıymetli.

Velhasılıkelam; bir zamanlar “Ben ne olacağım?” diye çok sordum.
Sonra fark ettim ki asıl soru şuymuş:
“Ben nasıl biri olacağım?”

Bildiklerimden yola çıktım. “Kervan yolda düzülür,” diyen atalarımı dinledim. Yola koyuldum. Hakikaten de öyle oldu. Gençlerin içine karıştıkça sorunları da, süreçleri de, çözümleri de sahada öğrenmeye başladım.

Bir çalışmada sorunu görüyor, başka bir çalışmada sürecini öğreniyor, bir diğerinde çözmeye yaklaşıyorum. Hepsini bir araya getirdiğimde şunu hissediyorum: Ben bir gençlik çalışmacısı olabilirim. Kendime keskin şartlar koymadan, “şunu yapmalıyım, bunu olmalıyım” demeden.

Süreçle.
Yolda kalarak.
Soru sormaktan vazgeçmeyerek.

Ve gençliğim de bu sayede bir karmaşa olmaktan çıkıp bir yere dönüşüyor. Bir ülkeye.

Adı: Mutmainistan.

Çünkü mutmain olmak,
“Her şeyi bilmek” değil;
Bilmediklerinle yürüyebilmektir.

Mutmain insan = Mutmainistan.

 


1 Aralık 2025 Pazartesi

'Hayatımızdaki fazlalıkları azaltabilmek'


Ben, insanın kendi hayatının heykeltıraşı olduğuna inanıyorum. Michelangelo’nun bir sözü vardır: “Davud heykeli nasıl ortaya çıktı?” diye sorduklarında, “O zaten mermerin içindeydi, ben sadece fazlalıkları attım,” der.

İyi bir hayat da aslında buna benzer. İnsan, yaşamının olgunlaşma evrelerinde gereksiz olanları eleyip atarak kendi özünü ortaya çıkarır. Biz çoğu zaman hayata bir şeyler ekledikçe onu zenginleştirdiğimizi düşünürüz. Oysa tam tersi; hayatımızdaki fazlalıkları azaltabildiğimizde yaşam olgunlaşır ve bizim için daha keyifli, daha anlamlı bir hâl alır. 

Son zamanlarda hayatımı bu felsefeyle idame ettirdiğimi fark ediyorum, her ne kadar bu yaklaşımın felsefedeki yerini yeni öğrenmiş olsam da.. 

'Hayatımızda fazlalıkları azaltabilmek'. Tıpkı diyet yapmak gibi; vücudumuzdaki ödemleri, yağları, fazlasındığımız kiloları azltma çabası gibi.. Hayatımızda da bize fazla gelen şeyler üzerine çalışmak ve bu noktalarda azalmak, sadeleşmek.. 

Son zamanlarda diyet yapıyorum, evet kilo vermek için, hayat yeterince manevi yük yüklemiyormuş gibi maddi yüklerimin de artması ağır geliyor. Tabiki kolay olan maddi yükleri azaltmak olunca da biraz yemekten biraz da tembellikten kısmaya gidiliyor. Bunu yaparken konfor alanlarımı yontuyorum, bahanelerimi yontuyorum, teknolojiyle geçirdiğim zamanları yontuyorum, düzensizliğimi yontuyorum vs vs. Ve yontuldukça şunu fark ediyorum "Doğa boşluk kabul etmez". Hayat boşluk kabul etmiyor. Çizim yapmamızı bekleyen tablolar, tozla kaplanıyor. Kitaplıktan eksilen kitapların yeri ardında kalanların eğimleriyle ve kitap kokusuyla doluyor. Eğitim hayatı bittiğinde yerini anılar alıyor ve zihnin işleyişi de hayatın akışı da hiç mi hiç durmuyor. Durulmuyor. Biraz uzattım ama yonttuklarımızla eksildiğimizi sanmayın demek istiyorum. Aksine etkileyici kıvrımlar, gölgeler ve anlamlar kazanıyoruz bu süreçte. El işi becerilerinin üzerine duruyor kimisi, para kazanmaya çalışıyor birisi, cesaretinin peşi sıra keşifkarlığını takip ediyor bir diğeri. Ya da bütün bunları birden yapmaya çalışıyor yonttuklarının kıvrımında anlamları bulmaya çalışanın ta kendisi:) 

Bir hocamın whatsapp biyografisinde "dingin, derin bir nehir gibi olmalı insan, sessizce akıp gitmeli.." yazıyordu. Çok sinmiş bu söz içimde bir yerlere, belki de yaşam felsefeme. Dinginleşmek, sadeceleşmek.. 

Elbette hayatımız da felsefemiz de mizacımızın izlerini taşır. Ben, küçük dünyasında bile kocaman ağaçlar yetiştirebilen; kökleri derinlere uzanan bağlara sahip; kaynak suyunun berraklığıyla yaşayan, hayalleriyle büyüyen ve yaratıcılığında neşe bulan bir çocuktum.

Zamanla büyük dünyalarda yer edinmeyi denedim; fakat hikâyemin sonunda anladım ki o genişlik bana göre değilmiş. Benim yolculuğum, kendi küçük dünyasını güçlendiren, bağlarını derinleştiren, anlamını yoğunlaştıran ve huzurla akıp giden bir nehrin içinde geçiyor. Ve bu hikâye bitene kadar da o nehir, sakin ve derin bir akışla yoluna devam edecek gibi görünüyor.

Henüz 22 yaşımda bunları fark etmiş olmak…
Kendi yontuluşlarımın değerini bilerek, içimdeki boşlukları huzur bulduklarıyla doldurarak yaşamak…
Bütün bunlar, yere daha sağlam bastığımı hissettiriyor bana.
Sanki yolum da ben de güçleniyor; yolculuğum da adımlarım da daha derin, daha sahici bir hâle geliyor.

Gençlik, içimde taşan o aceleci kuvvetle her yere yetişmeye, her rolü üstlenmeye çalışıyor.
Çok insan, çok ortam, ardı ardına gelen bağlar ve işler… Bunların “yaşamın özü” olduğunu sanıyor.

Zamanla anlıyorum ki hayat, çoğalmanın gürültüsünde değil, azalmanın ferahlığında.. Kendini dağıtarak değil, kendini toplamakta. Gerçek zenginlik; sadeliğin içinde kendi merkezini bulabilmek, orayı besleyebilmek ve o merkezde kalabilmekmiş.

Yani hayat, dışarıya doğru büyümek değil; içeriye doğru kök salmakmış..






Mutmainistan

“MUTMAİNİSTAN” Neresi mi Mutmainistan? Bir ülke değil. Bir durak da değil. Bir varış noktası hiç değil. Mutmainistan, insanın kendin...