“MUTMAİNİSTAN”
Neresi mi Mutmainistan?
Bir ülke değil.
Bir durak da değil.
Bir varış noktası hiç değil.
Mutmainistan, insanın kendine aynı
soruları defalarca sorup, her seferinde başka bir yerden cevaplamayı kabul
ettiği yer. “Ben kimim?”, “ne olacağım?” ya da… “ben nasıl büyük adam
olacağım?” sorularına cevaben, insanın kendini aceleyle tanımlamayı bıraktığı yer.
“Henüz olmamış” hâliyle barıştığı an.
Burası.
Şu an.
Ve şimdiye kadar geçtiğim bütün anların iç içe geçtiği yer.
Ben
buradayım:
Mutmainim.
Hayatımdaki yol alışlar beni tatmin ediyor. Bildiğimi
sandıklarım kadar bilemediklerim de. Doğru sandıklarım kadar yanlışlarım da. Çünkü
fark ettim ki hayat, cevapları hazır vermiyor; soruları büyütüyor. (Dahası
sorulara verdiğimiz cevaplarda kendimizi buluşlarımızla bizi geliştiriyor..)
...
Peki nereden geldim buraya?
Şuradan.
İlkokuldayken ne olacağımı bilmiyordum. Hatta
hayal kurduğumu bile sanmıyorum. Çünkü o zamanlar sadece çocuk olmanın tadını
çıkarıyordum ve bu fazlasıyla yetiyordu. Geleceğe uzanmak gibi bir derdim
yoktu; o anın kendisi yeterince doluydu zaten.
Sonra büyümeye başladım.
Ve sorular değişti.
Ortaokuldayken bir şey olmalıydım.
Gazeteci, köşe yazarı, siyasetçi, diplomat…
Birilerine ses olan biri. Bir yere ait, bir yerde duran biri.
– Büyüyünce ne olacaksın? Abdurrahman Dilipak (Gazeteci Yazar) olacağım.
İçimden bunu diyordum. Çünkü “büyük adam” dediğin,
o zamanlar bana böyle görünüyordu:
Konuşan, yazan, savunan, karşı duran biri. Hatta saç kesimim yüzünden Fatma
Şahin’e benzetildiğimde gurur duymuştum. Çünkü o da “bir şey olmuştu.” Bir
yerdeydi. Bir kimliği vardı.
Liseye geçtiğimde hâlâ ne olmak istediğini
bilmeyen biriydim. Ya da belki bilen ama bu bilmeyişin üstünde durmak
istemeyen, biraz serkeş bir hâlim vardı. Öğretmenlerim yazar olacağımı
söylerdi. Zamanla “psikolog olmalısın” diyenlerin sayısı da arttı. Düşündüm.
Kafama yattı. “Madem,” dedim, “psikolog olayım”.
Üniversitede psikoloji bölümünü seçtim. Bir ders
kapsamında makale yazmamız gerekiyordu. Bir hocam, intihar üzerine araştırma
yapabileceğimi söyledi. Konuya girdim. Okudukça başka bir şey fark ettim. Beni
çeken şey ölüm değildi. Gençlerdi. Özellikle gençlerin intiharları… Oradaki
ortak yük, ortak sancı, ortak sessizlik.
Gençlerin kimlik kazanımı, “Ben kimim?” sorusuyla
baş etme hâlleri, “Benden bir şey olur mu?” kaygıları… Bunları ele alan,
iyileştirici çalışmalara odaklanan bir makale yazdım. Ve o zaman fark ettim:
Tohumum toprağını bulmuştu. Belki kendi gençliğimin sancıları hâlâ içimde
olduğu içindi. Belki de “büyük adam olmak” fikrini başka bir yerden okumaya
başladığım içindi. Yüksek sesle konuşmak
değil artık mesele; birinin yükünü biraz olsun hafifletebilmekti.
“Bu alanda mutlaka çalışmalıyım” gibi büyük
laflar etmedim. Ama şunu istedim: Biri kimlik kazanımı konusunda desteğe
ihtiyaç duyduğunda, “Şeyma bu alanda çalışıyor, ona gidelim” denebilsin.
Bir kapı olsun.
Güvenli bir alan olsun.
İntihar üzerine yaptığım o çalışmayla birlikte
şunu da fark ettim: Ben sorunları sadece ortaya koymak istemiyorum. Çözmek
istiyorum. Bazı meselelerin üzerine eğilip, gerekirse biraz daha fazla kalmak
istiyorum.
Şimdi mezunum. Ama pat diye işlerin içine dalmak
yerine, gençlerin içinden biri olarak sahada deneyim kazanan dingin bir saha
çalışmacısıyım. Yeni mezunum, gencim, kimlik kazanımı meselesi benim için de
tamamlanmış değil.
Toyum.
Yolun çok başındayım.
Ama artık şunu biliyorum: “Büyük adam olmak” bir
gün ansızın olmuyor. Bir unvanla da gelmiyor. Gayretle geliyor. Sorumluluk
almakla geliyor. Yan yana durmakla, birlikte öğrenmekle gerçekleşiyor.
Çeşitli STK’larda gönüllülük yapıyorum.
Eğitimlerdeyim, kamplardayım, farklı görevlerde farklı gençlerle yan yanayım.
Gözlemliyorum. Dinliyorum. Ve keyif alıyorum. Çünkü her deneyim aslında bir
saha notu. Her öğrendiğim bilgi daha da kıymetli.
Velhasılıkelam; bir zamanlar “Ben ne
olacağım?” diye çok sordum.
Sonra fark ettim ki asıl soru şuymuş:
“Ben nasıl biri olacağım?”
Bildiklerimden yola çıktım. “Kervan yolda
düzülür,” diyen atalarımı dinledim. Yola koyuldum. Hakikaten de öyle oldu.
Gençlerin içine karıştıkça sorunları da, süreçleri de, çözümleri de sahada
öğrenmeye başladım.
Bir çalışmada sorunu görüyor, başka bir çalışmada
sürecini öğreniyor, bir diğerinde çözmeye yaklaşıyorum. Hepsini bir araya
getirdiğimde şunu hissediyorum: Ben bir gençlik çalışmacısı olabilirim. Kendime
keskin şartlar koymadan, “şunu yapmalıyım, bunu olmalıyım” demeden.
Süreçle.
Yolda kalarak.
Soru sormaktan vazgeçmeyerek.
Ve gençliğim de bu sayede bir karmaşa
olmaktan çıkıp bir yere dönüşüyor. Bir ülkeye.
Adı: Mutmainistan.
Çünkü mutmain olmak,
“Her şeyi bilmek” değil;
Bilmediklerinle yürüyebilmektir.
Mutmain insan = Mutmainistan.
