Hayat felsefesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hayat felsefesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Mart 2025 Salı

Hayret'le Yaşamanın Hikmeti 1

Taze Çıkmış Farkındalıklara dair;

"Çeyrek asır dahi etmeyen şu ömrümün her zerresini değer görme ihtiyacımın mahcubiyetiyle yaşadım.."

22 yaşımdayım şu sıralar ve kendime dair bir şeyleri yenice keşfediyorum. İlginç geliyor ama keyifli de zamanla birlikte geçip gittiğimiz yollardan her daim yeni şeyler öğrenebilmek.. Hayret'le yaşamanın hikmeti de diyebiliriz buna.
Hayat ne ilginç, en kıymet verdiğimiz yerimizden yaralanıyor en beklemediğimiz yerlerdense yardım alabiliyoruz. Kiminin kanattığı yarayı kimi sarıyor, sevgisiyle iyileştiriyor..
Hayat bizlere dalımızın biri solarken başka bir daldan filizlenebilmeyi öğretiyor diye yorumluyorum ben bunu.
Hayata dair bu kadar iyimser ve umutluyken kendimize dair cellad-ı felek kesiliyoruz. Genelleme yapmayayım ama ben kendimin Cellad-ı Felek' iyim 22 yıldır.. Çocukluğumu bu suça dahil edemem, 10-12 yıldır diyelim..
Bugünse istifa ettim. Artık kendimin Nasib-i Rahmet' i görevini üstleniyorum. Nereye kadar bilmem ama başlamaya niyet ettim bugün itibariyle. Ve bana yepyeni, dupduru, huphuzurlu bir pencere açtı bu görev, bu bilinç;
Başarılı biri olduğumu keşfettim mesela,
güzel, beğenilen bir kız olduğumu mesela, 
naif biri olarak hatıralarda yer ettiğimi ve çizgimi koruduğumu,
donanımlı olduğumun düşünüldüğünü,
çok yönlü ve nadide biri olduğumu, 
derin bir tebessümümün olduğunu ve gülmenin çokça yakıştığını,
değerli olmak için işe yarar olmam gerekmediğini,
çabalayıp durmasam da kıymet görebildiğimi, 
halihazırda çokça takdir edilen ve değer verilen biri olduğumu.. 
KEŞFETTİM. FARK ETTİM..
MUTLULUKTAN BU FİLİZLERE GÖZYAŞLARIMLA CANSUYU OLDUM..
Ve evet tüm bunlar benim için çok kıymetli olan, olmak istediğim kişinin özellikleri olan ve canhıraş çabaladığım, her düştüğümde bana yakışanı yapmak için kalktığım, tutunduğum, yaslandığım dallar..
Bugün öğreniyorum ki meğer ben bunların tümüymüşüm. Hiçbiri olmaya çalışmama gerek yokmuş. EN ÇOK DA DEĞER GÖRMEK İÇİN BİR ŞEY OLMAMA/ YAPMAMA.. GEREK YOKMUŞ. BEN ZATEN OLDUĞUM HALİMLE ÇOKÇA DEĞERLİ VE KIYMETLİYMİŞİM.. 
Çeyrek asır dahi etmeyen şu ömrümün her zerresini değer görme ihtiyacımın mahcubiyetiyle yaşadım..
Umarım bu ihtiyacı bana mahcubiyetle yaşatan ruhumdaki hastalıklara galip gelebilirim bir gün.. 
Umarım..
Şimdi aklıma geldi de, ben hep kanser olmaktan korktum. 10 yaşımdayken bile korkuyordum. Şu an fark ediyorum ki zaten beni günden güne yiyip bitiren bir kanserim varmış, yalnızca bedenimde değil de ruhumda olan bir kanser.. Onu yadırgamıyorum, lanetlemiyorum. Bugün olduğum halimde onun da emeği var ama artık yeter, ben eksik gedik var olmaya devam etmek istemiyorum. Acziyetimi bütünüyle kabulleniyor ancak seni acziyetime dahi bulaştırmak istemiyorum. Kemoterapiyle değilse de senden kurtulmanın bir yolunu bulacağım. İlk adımı bugün attığım gönül rahatlığımla şimdilik gidiyorum. Ama bu burada bitmedi bilesin; yalnızca yeni başlıyoruz..

6 Mart 2024 Çarşamba

KAİNAT ORKESTRASINA KULAK VERMEK

 



KAİNAT ORKESTRASINA KULAK VERMEK

Xt+1 = kxt (1-xt)

 Yukarıda gördüğünüz denklem çözümü dünyanın en zor denklemlerinden olan kaos teorisine ait. Fakat öyle bir denklem daha var ki çözümüne ömür yetmeyecek türden. O denklemin adı Yaşam. Yaşam denkleminin içinde birçok değişken var ve bunlardan biri insan bir diğeri de doğa. Çıkıtısı ise varoluş.  Araştırmalara göre henüz kimse tam manasıyla çıktıya ulaşamamış. Kierkegard’ın ‘varoluş asla açıklanamaz’ demesi de bunu destekler niteliktedir. Anlayacağınız bir ömür değil ömürler yetememiş bu denklemi çözmeye. Kim bilir daha da ne ömürler yetemeyecek tam anlamıyla çözümlemeye. Yine de merak etmeyin, insan tarafından çözülemese de bu denklem, takır takır işlemekte evrende.

 Denklemimiz kaos denkleminden çok daha karmaşık olsa da bu denklem üzerinden ifade edecek olsam k=insan x=doğa derdim. Çünkü Marx’ın dediği gibi ‘doğa insanın inorganik bedenidir, bizzat insanın kendisinden başkası doğadır ve insan doğada yaşar, o halde insan doğanın bir parçası olduğu için kendi kendisi ile bağlantılıdır’. Yine Marx'a göre, 19.yy kapitalizminin zorunlu bir sonucu olarak ortaya çıkan doğa-insan bölünmesi, metabolizmada ‘onarılamaz bir yarılma’ yaratmıştır.

 Kodlarımız bu, koda aykırı davrandıkça denklem çözülemez hal almaya, daha da kompleksleşmeye devam edecek. Yarık büyüyecek.

Şöyle düşünelim, kendimizi doğadan ayrıştırmaya çalıştıkça sadeleştirme yapıyoruz, ama işlemin sonucunda eksilen, bölünen, çözümlenemeyen bir şey daha ortaya çıkmış oluyor: insan.

 Depremler oluyor, insanlar ölüyor, neden? Doğayla ayrıştığımız onun kanunlarını göz ardı ettiğimiz için. Küresel ısınma, niçin? Doğaya bütün biçimde yaşamayı reddedip kendi başımızın çaresine de bakamadığımız için, çevre kirleniyor devasa boyutta, niçin? Doğanın kanunlarına kulak tıkarcasına sanayileştiğimiz için!

Denklem git gide çözülemez bir hal alıyor. Oysa doğayla bütünlüğümüzü kabul ettiğimizde doğanın iyileştirici gücüne muhatap oluruz. Gerek huzurevlerinde gerek hastanelerde yapılan birçok araştırmada doğanın ağaçların psikolojik iyi oluşa etkisi ortaya konmuştur. Bunların yanı sıra strese dikkat dağınıklığına iyi geldiği görülmüştür. Bitkilerin insanları hem tıbbi hem ruhen iyileştirici etkilelerini araştırmak için birçok hastane bahçesinde çalışma yürütülmüştür. Bu çalışmalar sonucunda bitki kullanımının doğru olduğu peyzajların hastaların ameliyat sonrası kendilerini toparlama sürecini azalttığı tespit edilmiştir. Kabul edelim doğa bize iyi geliyor! Bununla ilgili şöyle bir hikaye okumuştum bisiklet dersleri kitabında: bir doktor görme özürlü bir gence yaşama sevinci aşılamaya çalışıyor, bunu bir başkasının hayatında yapıcı rol üstlenerek sağlayabileceğini düşünüyor ve gence bir bitki veriyor, gencin onu sulayabilmek için her gün nehre gidip su getirmesi gerekiyor ve genç her gün suyla değil yaşama sevinciyle dönüyor nehirden.

Üstelik sadece sağlık açısından değil, kendimizi tanımak noktasında da büyük etki yaratıyor. Kabul edersek onun yansımasında kendimizi görebilir, yaşama dair ilhamımızı ondan alabiliriz. Liz Marvin’ in Sessiz Bilgeler kitabı bu konuda harikulade bir kaynak. Her bir sayfasında milyonlarca yıldır varlığını sürdüren bir ağacın yaşama gücünden farklı ilhamlar veriyor. Fındık ağacından esnek olmayı, baobab’tan dik durmayı, ardıçtan yere sımsıkı bağlanmayı köklerimizi sağlam tutmayı, çoban püşkülünden yaratıcı olmayı fısıldıyor sayfaları.

 Sahi, anlamınızı hiç doğada aradığınız oldu mu? Biliyorum hepimiz doğada birtakım anlamlar arıyor ve buluyoruz ama kendi anlamımızı arıyor muyuz doğayla ilişkimizde, onu merak ediyorum.

Bana sorarsanız ben kainat orkestrasına kulak verenlerdenim, doğayla ilişkisini her daim anlamlandırmaya çalışanlardanım. Ben anlamını ağaçlarda, göğe bakmakta toprakla yağmurun buluştuğu kokuda bulanlardanım.

Velhasıl ben anlamımın bir kısmını sessiz bilgeler kitabının satırlarında buldum. Şeker akçaağacında. Şeker akçaağacı biraz büyüdüğünde kendisinden küçüklerinin besin ihtiyacını karşılamak için köklerinden onlara şeker takviyesi yapar. Ben şu an 3.sınıfım ve zihnimde çoğu zaman 1.sınıflar için ne yapabilirim, nasıl yardımcı olabilirim sorusu yankı yapıyor. Onun ötesinde Alıç’tan fırtınadan sağlam çıkmak ilhamını aldım ve fırtınanın henüz dindiği varoluşsal sancılarımdan bir şeyler öğrendim, kariyer hedefim tamamıyla benim gibi varoluşunun sancılı sürecinden geçecek olan gençlerin yanında olmak, onlara yaslanabilecekleri bir gövde, tutunup kalkabilecekleri bir dal olmaktan oluşuyor. Japon akçaağacının dallarının hışırtısından esas olanın mütevazi başlangıçlar yapmak olduğunu, huş ağacının rüzgarından gösterinin yıldızı olmanın şart olmadığını duyuyorum ve küçük de olsa adımlar atmaktan çekinmiyor hep bir hareket halinde hayallerime doğru yol alıyorum.

Bir gün çocukluğumu geçirdiğim köye döndüğümde, yani emekli olduğumda, çocukken başında öğretmenimin gelmesini beklediğim ceviz ağacına yaslanmayı hak etmiş bir yaşam sürmeyi hayal ediyorum. Bunu yapabilmek için gençlerle çalışmak istiyorum. Onların şekerağacı olmak, huş ağacı olmak, sığınak bilinen neem ağacı olmak istiyorum.

Her şeyi bir kenara bırakışını ‘bana aşk, para inanç, şöhret, adalet yerine gerçeği verin’ diyerek doğanın gerçekliğine, doğayla ilişkisine yönelen bir genci anlatan İnto The Wild filminden bir alıntıyla, Lord Byron’ un bir şiiriyle satırlarımı sonlandırayım,

Ücra ormanlarda bir haz vardır;

Issız kıyılarda mest olurum;

Kimsenin rahatsız etmediği

Bir çevre vardır,

Derin denizlerde

Ve uğultusunda bir şarkı vardır:

İnsanı daha az sevmem ama

Doğayı ondan çok severim...


Öyleysee 

Hoşça bakın efenim zatınıza..

3 Mart 2024 Pazar

AİDİYET..

 



Ait hissetmek..
Ne kadar da kolay söylemesi hissedememenin yanı sıra. 

Ait hissetmenin bir ihtiyaç olduğunu biliyor muydunuz? Ben biliyordum ama bu konuda da bilmek yeterli gelmiyor gayet tabi. Yaşamak gerekiyor. Ait hissedebilmek gerekiyor. Ve maalesef ki hissedemiyorum. En olmadık yerlerde dünyaya binkat yabancılaşıveriyorum. Bilmemkaçkez geldiğim bir yerde dahi yabancı kalıyorum. Bilmemkaçkez sarıldığım insanlara da.. 
Fotoğraftaki amca kadar benimsemek istiyorum oturduğum bankı dahi, oysa anneme bile yabancılaşıyorum çoğu zaman. Dünyaya ait hissedemiyorum. Oluyor mu arada sizde de? Bazen konuştuğunuz dil dahi diğer herkesten farklı hissettiriyor mu?
Olur böyle şeyler, psikolojide de adına derealizasyon ve depersonalizasyon denir. 
Ne yapmalı peki böyle hissedince, soruyorum kendime? Bilmiyorum. Bugünlük kaçmayı tercih ediyorum ama cevabını bulduğumda yorumlara yazarım diye umuyorum. 
Öyleysee
Hoşça bakın efenim zaatınıza:)

Mutmainistan

“MUTMAİNİSTAN” Neresi mi Mutmainistan? Bir ülke değil. Bir durak da değil. Bir varış noktası hiç değil. Mutmainistan, insanın kendin...