10 Eylül 2025 Çarşamba

Nasılsın kızım, anlat bana hikayen,..

 

şu sıralar bu şarkı çalıp duruyo içimde:

 https://open.spotify.com/intl-tr/track/2lRsgqTFVi7ALnQxo8uwrI?si=4b4adadeecda498e


kirli beyaz kedi, yıkan gözyaşınla
kurtul anılardan, sarıl yarınlara.. 
diyip duruyo içimden bi ses kendi kendine konuşurken (başkaları girdi tahmin edilebileceği üzere satırlarımın arasına)
günün başından sonuna zaman bükücü satırlarlayım velhasıl.
kurtulmak istiyorum anılardan, iyisiyle kötüsüyle arınmak istiyorum üzerimdeki etkilerinden. beni ben yapan hallerinden memnun olsam da bazılarının mahcubiyetiyle yaşamak zoruma gidiyo.. 
ağlayamıyorum da zaten, tüm eksikliklerim ve fazlalıklarım gözüme gözüme batıyo, gözümden süzülüp akıp gitmek yerine..
içimde bi yara var, kanıyo ve deşmek istiyorum. o yara her neredeyse bulup iyileştirmek istiyorum. müdahale etmek istiyorum ama deştikçe daha da yaralanıyor ve iyileşmeye dair yol kat ettiğimi hissedemiyorum.


deşmeyelim bee, yara zaten dayanamadığı yerde kendisi patlar. patlasın, napayım..

21 Temmuz 2025 Pazartesi

Kütüphane Günlüklerinden Geriye..

 Kütüphanedeyim,

Bir aydır sabah 8' den akşam 8' e kadar buradayım ve yökdil sınavına hazırlanmaktayım. Aynı zamanda gözlemlemekteyim. Mesleki deformasyon olsa gerek:) 

Herkes çalışıyor, hep bir şeyler için çabalıyor. İlk geldiğim sıralar YKS 2025 öğrencileri her yerdelerdi ve harıl harıl çalışıyorlardı (güya) 1 saat çalışmaya 1 saat zevzeklik molası vermeleri beni hiç ilgilendirmez zira;) Sonra onlar gitti yerini öğretmenlik mezunu AGS'ciler aldılar. Onlar daha hırslı daha bir gayretlilerdi. Rakibim olmadıkları için şanslı hissediyordum zira beni çiğ çiğ yerlerdi. O kadar ki kafayı yemişcesine çalışanlar vardı. Ürkütücüydü. Bir ags kurbanı da liseden dostum Bilge'ydi. sınavına 1 hafta kala burada bana eşlik etti. 2021' de YKS' ye birlikte hazırlanmıştık ve 2025' te bambaşka sınavlarımız da olsa yine birlikte çalışıyor birbirimizi motive etmeye çaba sarf ediyorduk. Keyifli bir haftaydı. Tatlıydı, anlamlıydı.. Ama sonra AGS sınavı oldu bitti ve Bilge de gitti. AGS' ciler de. Şimdi yine YKS tayfası geldi. 2026 YKS' ye hazırlananlar. Hayatın toy çocukları. Savrulup bu yola düşenleri. Onların yerinde olmayı isterken bir anda gözümün korktuğunu bilseler ne düşünürlerdi acaba?.. Onların yerinde onlarla olmak isterdim, neyi nasıl yapacaklarını söyleyen, bu yollardan geçmiş binlerce insan var. Yol arkadaşları var. Destekçileri var. Hedefleri ve hayalleri var. En çok da kırılmamış taze umutları var.. 

Çalışma kitaplarına baktığımda türkçe, geometri, paragraf vs görmek çok rahatlatıcı.. Çerez yemek hissi uyandırıyorlar o kitaplar bende. Çok iyi olduğumdan değil ama en azından 10 sorunun 7' sinin zaten çözülebilir olmasından. İnsanın ümidini tazelediğinden, motivasyonunu beslediğinden. Ben öğrendiğim konudan 1 soru çözebilmek için 10 denemeyi gözden geçiriyorum.. Acınası bi haldeyim mi ne? yo yoo yine de onların yerinde olmak istemezdim. Üniversiteye geçmenin bir kurtuluş olduğunu sanmak, kendimi kandırmak istemezdim. Sonra gerçekler nar dalından vurulmuşum gibi hissettirsin istemezdim. Umutlarım tekrar tekrar kırılsın istemezdim. Motivasyon kaynaklarımın tükendiğini ve hatta beni de tükettiğini görmek istemezdim. 

Misal benim çocuğum liseden sonra okumaya devam etmek isterse, çok güçlü gerekçeleri amaçları idealleri olmasını beklerim ben ondan. Her düştüğünde, zaman zaman yıkıldığında tekrar denemesi için yoluna devam edebilmesi için canla başla sarıldığı bir ideali olmalı, bir hayali olmalı, yoksa yol yürünmeye değer değil bilsin isterim. 18 yaşında bi çocuğun böylesi ideallerinin olması da pek mümkün görünmüyo, ideallerini keşfettiğinde üniversite okumasını isterim. Yanımda bi kız paragraf çözüyomuş ve klavyeyle verdiğim savaş onun dikkatini dağıtıyormuş, öyleyse ben de klavyeyle usulca didişirim kavga etmek yerine;) Teşekkürler paragraf çözen kız, bana usulca yazmayı hatırlattığın için.Yazarken kendimi fazla kaptırdığım doğrudur:))

Rabbime şükürler olsun yazmak nimetini bize sunduğu için. Çünkü bu garibim bazı şeyleri yalnızca yazarak çözebiliyo, farklındalıklarım dahi yazmadan anlayamayacağım düzeyde olabiliyor. Issız bir sokaktaki sokak lambası adeta yazmak benim için. Tuş takımıyla seksek oynamak gibi eğlenceli ve heyecanlı da aynı zamanda:) 

Ne diyoduk? Kütüphanenin akışında dipte sürünen taş gibi hissediyo oluşumdan bahsediyoduk sanki, evet öyle. Neyseki bugün son günüm burada. Yarın ablalarım ve veletleri gelecek, curcuna olacağız, en sevdiğim en sevdiğim:)) Sınavıma da şunun şurasında 5 gün kaldı zaten, sonrasında hayatta uğramam bu bir şeyler için sabah akşam masa başında çabalayanların dünyasına. Yani umarım uğramak zorunda kalmam bir süreliğine. Tekrar bu mecraya geldiğimde ve yine dil çalışmam gerektiğindeise yurt dışında dilin önemini öğrenmiş ve benim için kıymetini yükseklere taşımış olurum ve heyecanla, hevesle çalışırım diye düşünüyorum. 

Velhasıl, yine de çok iyi ilerledin be Şeyma. Bir başına düşsen de kalksan da kendi kendineydin. Yine de yılmadın, dayandın. Bu çalışmaların arasına bir tutam Ankara ve Adana da ekledin üstelik. Sosyalliğini dibine kadar besledin, yeni insanlarla tanışıp biraz da onlara güleryüzünü yansıttın. 3 güne 5 ağlama faslı da sığdırdın, bir çorba molası da, sevdiklerinin mezuniyetinde bulunma anısı da.. Çokça anlamlı günlerdi ve sen yine sana yakışanı yaptın büyük oranda.. Helal valla:))

Zorlukların seni yıldırmayıp yalnızca başka kapılar aralama cesaretini tetikliyor oluşunu izliyorum buradan. Bazı yenilgilerin dahi başarmannın önünde engel olamayışını tadıyorum ve koccaman tebessümümle bu satırlara veda ediyorum.

Hoşça bak zaatına:)))

12 Temmuz 2025 Cumartesi

ÇIKMAZLARIN SOKAĞI..


 artık şekersiz içmeye başladım kahveyi, çok düşünüp az konuşuyorum babam gibi..

Yorgunum ve yine kırgınlıklarım üstüme üstüme geliyo. Asla bırakamayışlarım mesla, pes etmeyi bilmeyişlerim.. Bi şekilde her daim devam edişlerim. Yoruyosun be Şeymaa.. Bi dur, bi soluklanalım, bi diz çöküp ağlayalım..

Sabah 5 te uyandım 8 olmadansa kütüphanedeydim. bilinçli olmuyo bu, isteyerek de değil. yalnızca oluyo. Birden uyanıyorum birdn hazırlanıyorum birden yollara düşüyorum birden masa başında çalışırken buluyorum kendimi..

Genç olmakta zorlanıyo yaşlı ruhum. yetişemiyorum peşim sıra. Hep bi nefes nefese ne oluyo bitiyo takip edemiyorum. Sürekli bir şeyleri unutuyorum, o kadar çok şey var ki çünkü.. hangi birine yetişeyim. Bana özgü bişi değil biliyorum, hayat bu. Tam olarak koşuşturmak, yetişememek, yetiştiklerindeyse nefes nefese olmak ve hiçbişi anlamamak döngüsünde gelip geçiyo ve bazen mızıklıyorum ben. Bi dakka yaa ben böyle oynamak istemiyorum diyorum. Arada geliyo bu his, arada vızırdıyorum arada ağlayıp zırlıyorum ama bi şekilde devam ediyorum. 

Ne tuhaf devam etmek istemediğim, pes etmenin soluğunu yüreğimde duyduğum ne çok gün geçti. Geriye sadece koşuşturmalar ve vızırdamalar kaldı. Pes etme gücüm bile yitip gitti. Bulan varsa o gücü, benimle de paylaşabilir mi acaba?..

Buraya bunları konuşmaya gelmemiştim aslında, neler başardığımı kendime hatırlatıp biraz motive olurum, çalışmaya dönerim diye düşünmüştüm. Evet şimdi kesin kendimle gururumu paylaşır ve motive olurum kesin(!). Kesmek demişken, içimden bi ses arada şöyle diyo: 

-KES BE ŞEYMA, YETER KES ARTIK ÜMİDİNİN SESİNİ, Bİ DAMARI OLSA, Bİ TELİ YA DA. BEN KESCEM AMA BULAMIYORUM SENDE ŞU BİTMEK TÜKENMEK BİLMEYEN İYİMSERLİĞİN KÖKÜNÜ. KOPARMAYI ARZULUYORUM ÇOK ÇOK DERİNLERİMDEN. UMUDUN YÜKÜ ÇOK AĞIR, KAMBUR OLDUM ARTIK. TAŞIMAK İSTEMİYORUM BU YÜKÜ..

+NAPABİLİRİM BAĞIMLILIK.. O OLMAZSA YAŞAYAMAM Kİ BÖYLE Bİ DÜNYADA..

- NASIL YANİ, SEN YAŞAYABİLDİĞİNİ Mİ SANIYOSUN BU HALDE?

+ SEN YAŞAYABİLECEĞİNİ SANIYOSUN GALİBA UMUDUN OLMADIĞINDA, OYSA ÖLMEDİYSEM HENÜZ UMUDUMUN YAŞAYIŞINDANDIR. O TÜKENİRSE BEN DE BİTERİM.  ÖTESİ YOK. 

(Böylesi çıkmazlarda bildiğim tek yol: İŞE YARAR OLMAK. Kendim için değilse de başkaları için iyi ki var olabilirim böylece, o yüzden şimdi gidip Filistin için video editleyeceğim..)

23 Nisan 2025 Çarşamba

KIRILGANLIKLARIMIN GÜCÜNE DAİR;


 Gençen hafta bir derste hocamız bir araştırma bulgusu paylaştı bizlerle ve çok ilgimi çekti. Şöyle diyordu araştırma: Elle yazı yazanların, not tutanların klavyeyle yazanlara göre beynindeki nöronlar arası bağlantı kurma sayısı çok daha fazla. Çok ilginç gelmişti, yazı yazmak her türlü yazı yazmaktı sonuçta ama demek ki o harflere verdiğimiz kıvrımlar karakteristik yazma biçimlerimiz neynimizde daha çok sinaptik bağlantı oluşmasını sağlıyordu. Ben de bu yüzden yazmak istediklerimi tercihen önce kağıda aktarıp sonrasında tuş takımına yöneliyorum:))

Asıl konuya gelecek olursak, birkaç gündür "senin güçlü hikayen ne?" diye soruyorum kendime. Bugün de kırılganlığın gücünü araştırdım biraz ve fark ettim ki tüm güçlü hikayelerim en zayıf anlardan doğmuşlar. Evet topraktaki o koca çatlaktan filizlenmiş durmuşum her daim..

"insan gelir, insan geçer; çık hücrenden, ruhun göster" diyor bir şarkı ruhumun rüzgarına fısıldayarak.

 Kırılganlıklara gelecek olursam, herkeste nasıl bilmem ama benim kırılganlıklarım kalbimde ve ruhumda vuku buluyorlar. Kalbimdekilere sevgiyle yer verdiğim insanlar; ruhumdakilereyse kuvvetle muhtemel varoluşsal anlamlandırma biçimlerim sebep oluyorlar. İnsan problemi bir başkasıylayken daha kolay kabullenebiliyor; oysa kendiyleyken problem, ne kabullenebiliyor ne de çözebiliyor. Genelleme yapamam aslında, benim için öyle diyeyim. Dolayısıyla benim gücüm ruhumda oluşan çatlaklardan filizlenmiyor. Oralar biraz çorak topraklar. Kalbim ise, içinde bitmek tükenmek bilmeyen sevgiden midir nedir, incinse de, kırılsa da, paramparça olsa da, yeşermeye her daim güç buluyor. Üstelik Big Bang teorisindeki dünyamız gibi, parçaları daha da, daha da büyük bir alanın yeşermesini sağlıyor. Bunu yalnızca sevgiyle anlandırabilirim. Başka türlüsünü düşünemiyorum. 

 Gönül işleri misal, her seferinde hiç beklemediğim, tahmin dahi edemeyeceğim noktadan beni altüst ediyor. Yine de, yine de hiç sevmekten, ruh eşimi, gönül yoldaşımı aramaktan beni alıkoymuyor bu altüst oluşlar. Hayret ediyorum içimdeki bu güce, bu 'yolda olmak gayreti'me.. İçten içe "Şeyma galiba artık tüm inancını, güvenlini ve umudunu tükettin" diyorum. Ama bir bakıyorum ki, umut edecek, güvenecek, inanacak bir başka şey bulmuşum. Elbette bu, kırılmaların ardından bir başka insana karşı değil de ilgi alanlarıma, yapmayı sevdiğim bir işe, yeni rutinler edinmeye yönelik oluyor. 

 Hatırlıyorum mesela, ilk defa bir erkekle gönül işleri çerçevesinde konuştuğumda henüz 19 yaşımdaydım ve muhabbetimiz bittiğinde bir uzvumu kaybetmişcesine ağlamıştım iki gün boyunca. Üçüncü günde ise, ah yeter be, daha fazla üzülemeyeceğim işim gücüm var, dersimi alır, yoluma devam ederim, deyip hayatıma dönmüştüm. Ben de böyleydim, o zamanlar anlamamış olsam da. Yepyeni bir deneyimdi benim için nihayetinde, başlangıcı değil yalnızca, bitişi de ilkimdi sonuçta ve yaşamış olmanın şükrünü ediyordum içimde bir yerlerde. 

 Ve bu hep böyle oldu, insanlar geldi, insanlar gitti, ben "bana öğrendiklerim kaldı" diyerek yoluma devam ettim. Ağlamadım mı? Ağladım. Sarsılmadım mı? Depremler oluyor depremler şarkısını bile ezberledim. Kalbimin ağrısını duydum, nefes alırken sızısını hissettim. Gel gelelim tüm bunlara YAŞAM'ım dedim, benim yaşamım, bana ait olan, bana özgü YAŞ'AN'MIŞlıklarım.. Bunları bir bilinçten çok bir akışla yaptım, belki de benim bilinç akışımdı bu.

 Zamanla çatlaklarım da, kırıklarım da, köklerim tarafından dolduruldu, hiç fark etmesem de yüreğimin derinliği arttı. Önceden insanlarla ilişkimi yüzeysel tutardım, derinlere inmez, derinlerimi göstermezdim. Daha güvendeydim evet, ama güvenmenin anlamını dahi bilmezdim. Bazı şeylerin kıymeti yitirildiğinde anlaşılır çünkü. Ben de şükür ki bir şeyleri yitirdikçe elimdekilerin, yanımdakilerin, kalbimdekilerin kıymetini bilir oldum. 

 Yakın zamanda çok derin bir dalım kırıldı, köklerime uzanan bir kopuş oldu. Evet sarsıldım, evet yalpaladım. Fakat sonra o dalın yerini dolduran sevgili diğer dallarımı fark ettim, köklerimi hissettim. Meğer tek desteğim sandığım o dal, ha bire zehirli sarmaşıklarıyla beni boğuyor, vitaminimi sömürüyormuş. O gidince bir ufkum açıldı. Arkadaş demek bazen sadece arkadaş demekmiş. Ben ailem sanmışım, ailemiyse hiçe saymışım. O boşluktan bakınca ailemin desteğini, besleyiciliğini, aidiyetini, samimiyetini, güvendeliğini ve sevgisini nicedir yok sanıyormuşum. Meğer yok sayıyormuşum. Kocaman sarıldım. Nihayetinde zehirli de olsa, sarmaşıktan da alınacak dersler muhakkak vardır. 

Hem ne diyor şarkıda? 

Hayat bu kadar mı? 

Bence değil, birkaç sözüm var. 

Biraz senin gibi yıkılmayan duvarları var. 

Bazen esintili, bazen uzak yakınlarım var. 

Ben, ben böyleyim kendi yolumda.


Hoşça bakın efenim zaatınıza:))

18 Mart 2025 Salı

Hayret'le Yaşamanın Hikmeti 1

Taze Çıkmış Farkındalıklara dair;

"Çeyrek asır dahi etmeyen şu ömrümün her zerresini değer görme ihtiyacımın mahcubiyetiyle yaşadım.."

22 yaşımdayım şu sıralar ve kendime dair bir şeyleri yenice keşfediyorum. İlginç geliyor ama keyifli de zamanla birlikte geçip gittiğimiz yollardan her daim yeni şeyler öğrenebilmek.. Hayret'le yaşamanın hikmeti de diyebiliriz buna.
Hayat ne ilginç, en kıymet verdiğimiz yerimizden yaralanıyor en beklemediğimiz yerlerdense yardım alabiliyoruz. Kiminin kanattığı yarayı kimi sarıyor, sevgisiyle iyileştiriyor..
Hayat bizlere dalımızın biri solarken başka bir daldan filizlenebilmeyi öğretiyor diye yorumluyorum ben bunu.
Hayata dair bu kadar iyimser ve umutluyken kendimize dair cellad-ı felek kesiliyoruz. Genelleme yapmayayım ama ben kendimin Cellad-ı Felek' iyim 22 yıldır.. Çocukluğumu bu suça dahil edemem, 10-12 yıldır diyelim..
Bugünse istifa ettim. Artık kendimin Nasib-i Rahmet' i görevini üstleniyorum. Nereye kadar bilmem ama başlamaya niyet ettim bugün itibariyle. Ve bana yepyeni, dupduru, huphuzurlu bir pencere açtı bu görev, bu bilinç;
Başarılı biri olduğumu keşfettim mesela,
güzel, beğenilen bir kız olduğumu mesela, 
naif biri olarak hatıralarda yer ettiğimi ve çizgimi koruduğumu,
donanımlı olduğumun düşünüldüğünü,
çok yönlü ve nadide biri olduğumu, 
derin bir tebessümümün olduğunu ve gülmenin çokça yakıştığını,
değerli olmak için işe yarar olmam gerekmediğini,
çabalayıp durmasam da kıymet görebildiğimi, 
halihazırda çokça takdir edilen ve değer verilen biri olduğumu.. 
KEŞFETTİM. FARK ETTİM..
MUTLULUKTAN BU FİLİZLERE GÖZYAŞLARIMLA CANSUYU OLDUM..
Ve evet tüm bunlar benim için çok kıymetli olan, olmak istediğim kişinin özellikleri olan ve canhıraş çabaladığım, her düştüğümde bana yakışanı yapmak için kalktığım, tutunduğum, yaslandığım dallar..
Bugün öğreniyorum ki meğer ben bunların tümüymüşüm. Hiçbiri olmaya çalışmama gerek yokmuş. EN ÇOK DA DEĞER GÖRMEK İÇİN BİR ŞEY OLMAMA/ YAPMAMA.. GEREK YOKMUŞ. BEN ZATEN OLDUĞUM HALİMLE ÇOKÇA DEĞERLİ VE KIYMETLİYMİŞİM.. 
Çeyrek asır dahi etmeyen şu ömrümün her zerresini değer görme ihtiyacımın mahcubiyetiyle yaşadım..
Umarım bu ihtiyacı bana mahcubiyetle yaşatan ruhumdaki hastalıklara galip gelebilirim bir gün.. 
Umarım..
Şimdi aklıma geldi de, ben hep kanser olmaktan korktum. 10 yaşımdayken bile korkuyordum. Şu an fark ediyorum ki zaten beni günden güne yiyip bitiren bir kanserim varmış, yalnızca bedenimde değil de ruhumda olan bir kanser.. Onu yadırgamıyorum, lanetlemiyorum. Bugün olduğum halimde onun da emeği var ama artık yeter, ben eksik gedik var olmaya devam etmek istemiyorum. Acziyetimi bütünüyle kabulleniyor ancak seni acziyetime dahi bulaştırmak istemiyorum. Kemoterapiyle değilse de senden kurtulmanın bir yolunu bulacağım. İlk adımı bugün attığım gönül rahatlığımla şimdilik gidiyorum. Ama bu burada bitmedi bilesin; yalnızca yeni başlıyoruz..

1 Ocak 2025 Çarşamba

Anılar Gerçek Midir?.






 ANILAR GERÇEK MİDİR?.

Elbette gerçektir bizde sürdüğü için,

elbette gerçek değildir yaşanan zamanın dışına düştüğü için.

Anılar.. Günde kim bilir kaç kez gidip gidip geldiğimiz, alın kırışığımızda saklı dünyamız.. Bugünümüzü biçimleyen, yaşamın içimizde ve dışımızda süren tortusu. Kaç kişiyle paylaşılırsa paylaşılsın herkese özel olan duygu. Bir daha yinelenemez olan. Yaşarken seçip istemesek de sonradan sahiplendiğimiz, durdukça değerlenen yaşantı parçacıkları..

Kimi gün kederle, kimi gün hazla kirpiklerimize takılan geçmiş zaman ölüleri..

Bizim ömrümüzü, öznel tarihimizi oluşturan ayrıcalığımız..

Akıp giden zamanı bize gösteren, dönüp dönüp kendimizi seyrettiğimiz ayna..

Sizce gerçek midir?..

1 Kasım 2024 Cuma

‘DALGIÇ OLMADAN ÖNCE KELEBEK OLMANIN TADINA VARMAK'

 



‘DALGIÇ OLMADAN ÖNCE 

 KELEBEK OLMANIN TADINA VARMAK'

“Dünyaya açılan yalnızca bir gözünüzse kendinizi çaresiz hissetmeyin, çünkü o gözle daha evvel yapamamış olduğunuz her şeyi yapabilirsiniz.. Okyanusun derinlerine dalabilir, Dünyayı uçarak gezebilirsiniz!”

Jean-Dominique Bauby, 8 Aralık 1995 günü, beyin kanaması sonucunda derin bir komaya girer. Komadan çıktığında, bütün vücut fonksiyonlarını yitirmiştir. Tıpta, ‘locked-in syndrome’ adı verilen hastalığa yakalanmıştır (beyincikte meydana gelen enfarktüs sonucu beyin ile beden sistemlerinin bağlantısının kesilmesi). Hareket edememekte, yardım almaksızın konuşamamakta, yemek yiyememekte, hatta çok zor nefes alabilmektedir. Felçli tüm vücudunda sadece sol gözü hareket etmekte ve çalışmaktadır. Bu onun Dünyayla, insanlarla ve yaşamla tek bağlantısıdır. Bunu fark eden ve bir mucize olarak gören tüm doktorlar, terapistler, psikologlar seferber olarak ona yardım etmeye uğraşırlar. Konuşma terapistleri onun sol gözü ile iletişim kurarlar. Terapistler harfleri tek tek ve yüksek sesle söylerler. Harfler söylenirken Jean söylemek istediği harfe ‘evet’ demek istediğinde sol gözünü bir kere, ‘hayır’ demek istediğinde ise iki kere kırpar. Bu şekilde terapistler ve Jean arasında kullanımı oldukça güç bir alfabe oluşturulur. Umutsuz haftalar boyunca yılmadan, tek iletişim kanalını, hayati organı gözünü kullanarak insanlara ulaşmayı başarır. Aylarca süren yorucu çalışmadan sonra, yardımcısıyla birlikte geliştirdiği bu yöntemle, sayfalar dolusu yazı dikte ettirir ve sonuçta mucize bir kitap ortaya çıkar: Jean’ın hayatını anlatan kitap: Kelebek ve Dalgıç.

 Her şeyi duymasına ve anlamasına rağmen sesini bir türlü kimselere duyuramayan, hareket edemeyen, vücudundaki yemek yemesini ve yutkunmasını sağlayan kaslar da dahil bütün kasları felç olan, hayata sadece sol gözü ile bakan Jean, dış dünya sadece bir gözün görebildiği çap ile sınırlı ve sürekli rüyalar görür. Rüyasında bir dalgıç olduğunu, suların dibine kadar gittiğine şahit olur. Kitabın ismindeki ‘dalgıç’ buradan gelmektedir zaten. Rüyalarında kendini metal bir elbise giyen bir dalgıç olarak gören Jean, ki bu elbise onun gerçek yaşamında hapsolduğu bedenini simgelemektedir, aslında sulardan kurtulmak istemekte ve bir ‘kelebek’ olmayı, yani özgür olmayı hayal etmektedir. Hayatta kalan ve çalışan tek parçası olan sol gözü ve zihni ile bir kelebek kadar özgür olduğunu hisseder ve rüyalarında da hep bunu görür. Kitabı yazma süreci boyunca sol gözünü kırpıp durması da bir kelebeğin kanat çırpışından başka bir şey değildir aslında! Jean, üzerindeki dalgıç kıyafetinin ağırlığıyla batarken hayalleri onu bir kelebek kadar hafifletip özgür kılmaktadır.

Belki de hayal kurmanın özgürleştirici etkisini, insanda yarattığı güzel hislerin ne kadar vazgeçilmez olduğunu ve hiçbir şeye sahip olamasak bile hayallerimizin bizden çalınamayacağını, onlarla yaşama tutunabileceğimizi bir kez daha hatırlamalı..

Başlarda kendine acımaktan ve ölmekten başka bir şey istemezken daha sonra kendine acımaya bir son veren Jean, sol gözü dışında körelmemiş iki parçasının daha var olduğunu fark eder. Bunlar; Hayal gücü ve zihnidir! Ve aslında bu iki şey onu istediklerini yapmanın hiçbir engeli olmadığını gösterir. Hayal gücü ve Zihni. Bu ona bardağın dolu tarafını görmeyi öğretir. İhtiyacımız olan belki de hayal gücümüzün; ruhumuzun ve gönlümüzün gözü olabilmesidir!.

Öyleyse: Dalgıç olmadan önce kelebek olmanın tadına varalım! Hayatın rengi her an değişebilir. Nedir şu an istediğimiz şeyi yapmamıza engel olan? Bir anda yapabildiğimiz tek şey göz kırpmak oluverirse, yapmayı istediklerimizin listesi ne kadar uzun olacak hiç düşündük mü acaba?.

Mutmainistan

“MUTMAİNİSTAN” Neresi mi Mutmainistan? Bir ülke değil. Bir durak da değil. Bir varış noktası hiç değil. Mutmainistan, insanın kendin...