Ben, insanın kendi hayatının heykeltıraşı olduğuna inanıyorum. Michelangelo’nun bir sözü vardır: “Davud heykeli nasıl ortaya çıktı?” diye sorduklarında, “O zaten mermerin içindeydi, ben sadece fazlalıkları attım,” der.
İyi bir hayat da aslında buna benzer. İnsan, yaşamının olgunlaşma evrelerinde gereksiz olanları eleyip atarak kendi özünü ortaya çıkarır. Biz çoğu zaman hayata bir şeyler ekledikçe onu zenginleştirdiğimizi düşünürüz. Oysa tam tersi; hayatımızdaki fazlalıkları azaltabildiğimizde yaşam olgunlaşır ve bizim için daha keyifli, daha anlamlı bir hâl alır.
Son zamanlarda hayatımı bu felsefeyle idame ettirdiğimi fark ediyorum, her ne kadar bu yaklaşımın felsefedeki yerini yeni öğrenmiş olsam da..
'Hayatımızda fazlalıkları azaltabilmek'. Tıpkı diyet yapmak gibi; vücudumuzdaki ödemleri, yağları, fazlasındığımız kiloları azltma çabası gibi.. Hayatımızda da bize fazla gelen şeyler üzerine çalışmak ve bu noktalarda azalmak, sadeleşmek..
Son zamanlarda diyet yapıyorum, evet kilo vermek için, hayat yeterince manevi yük yüklemiyormuş gibi maddi yüklerimin de artması ağır geliyor. Tabiki kolay olan maddi yükleri azaltmak olunca da biraz yemekten biraz da tembellikten kısmaya gidiliyor. Bunu yaparken konfor alanlarımı yontuyorum, bahanelerimi yontuyorum, teknolojiyle geçirdiğim zamanları yontuyorum, düzensizliğimi yontuyorum vs vs. Ve yontuldukça şunu fark ediyorum "Doğa boşluk kabul etmez". Hayat boşluk kabul etmiyor. Çizim yapmamızı bekleyen tablolar, tozla kaplanıyor. Kitaplıktan eksilen kitapların yeri ardında kalanların eğimleriyle ve kitap kokusuyla doluyor. Eğitim hayatı bittiğinde yerini anılar alıyor ve zihnin işleyişi de hayatın akışı da hiç mi hiç durmuyor. Durulmuyor. Biraz uzattım ama yonttuklarımızla eksildiğimizi sanmayın demek istiyorum. Aksine etkileyici kıvrımlar, gölgeler ve anlamlar kazanıyoruz bu süreçte. El işi becerilerinin üzerine duruyor kimisi, para kazanmaya çalışıyor birisi, cesaretinin peşi sıra keşifkarlığını takip ediyor bir diğeri. Ya da bütün bunları birden yapmaya çalışıyor yonttuklarının kıvrımında anlamları bulmaya çalışanın ta kendisi:)
Bir hocamın whatsapp biyografisinde "dingin, derin bir nehir gibi olmalı insan, sessizce akıp gitmeli.." yazıyordu. Çok sinmiş bu söz içimde bir yerlere, belki de yaşam felsefeme. Dinginleşmek, sadeceleşmek..
Elbette hayatımız da felsefemiz de mizacımızın izlerini taşır. Ben, küçük dünyasında bile kocaman ağaçlar yetiştirebilen; kökleri derinlere uzanan bağlara sahip; kaynak suyunun berraklığıyla yaşayan, hayalleriyle büyüyen ve yaratıcılığında neşe bulan bir çocuktum.
Zamanla büyük dünyalarda yer edinmeyi denedim; fakat hikâyemin sonunda anladım ki o genişlik bana göre değilmiş. Benim yolculuğum, kendi küçük dünyasını güçlendiren, bağlarını derinleştiren, anlamını yoğunlaştıran ve huzurla akıp giden bir nehrin içinde geçiyor. Ve bu hikâye bitene kadar da o nehir, sakin ve derin bir akışla yoluna devam edecek gibi görünüyor.
Gençlik, içimde taşan o aceleci kuvvetle her yere yetişmeye, her rolü üstlenmeye çalışıyor.
Çok insan, çok ortam, ardı ardına gelen bağlar ve işler… Bunların “yaşamın özü” olduğunu sanıyor.
Zamanla anlıyorum ki hayat, çoğalmanın gürültüsünde değil, azalmanın ferahlığında.. Kendini dağıtarak değil, kendini toplamakta. Gerçek zenginlik; sadeliğin içinde kendi merkezini bulabilmek, orayı besleyebilmek ve o merkezde kalabilmekmiş.
Yani hayat, dışarıya doğru büyümek değil; içeriye doğru kök salmakmış..
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder