23 Mart 2024 Cumartesi

Gençlik Böyledir İşte..

 


Gençlik Böyledir İşte
İçimi titreten bir sestir her gün.
Saat her çalışında tekrar eder:
"Ne yaptın tarlanı, nerede hasadın?
Elin boş mu gireceksin geceye?
Bir düşünsen yarıyı buldu ömrün.
Gençlik böyledir işte, gelir gider;
Ve kırılır sonra kolun kanadın;
Koşarsın pencereden pencereye."

Ah o kadrini bilmediğim günler,
Koklamadan attığım gül demeti,
Suyunu sebil ettiğim o çeşme,
Eserken yelken açmadığım rüzgâr
Gel gör ki, sular batıya meyleder,
Ağaçta bülbülün sesi değişti,
Gölgeler yerleşiyor pencereme;
Çağınız başlıyor ey hâtıralar.

Cahit Sıtkı Tarancı

16 Mart 2024 Cumartesi

AHLAKİ YARALANMA

                                                           



  AHLAKİ YARALANMA 

                                             YARALI RUHLARA İTHAFEN 

 “Ruhumun karanlık gecesinde yalnızlığı hissediyorum. Kendime acımamda doğruluğun yolunu göremiyorum” 

 Diz yaralanır, kol yaralanır, mide yaralanır, kalp dahi yaralanır da peki ya ahlak? 

 Evet, ahlak da yaralanır. Üstelik tüm fiziksel yaraların ötesinde kalp yarası kadar derindir o da. 

 Ahlaki yaralanma, insanın doğru bildiklerine, inandıklarına, değerlerine aykırı davranmasıdır. Bunları uygulamak ya da çiğnemek ikileminde kaldığında yanlış yolu seçtiğinde bunalması, daralması, içinin acıması, yüreğinin kanamasıdır. 

 Yüreğin kanamasıdır.. 

 Bu kanamanın kaynağını tarif eden birçok tanım bulunmaktadır. Litz ve arkadaşları (2011) bunu “…derin bir şekilde benimsenen ahlaki inançları ve beklentileri ihlal eden eylemleri gerçekleştirmek, engelleyememek ve bunlara tanıklık etmek veya bunlar hakkında bilgi edinmek” olarak tanımlarken, Şay (1994) “…büyüdükleri ahlaki değerlere aykırı eylemlere tanık olmak veya bunlara katılmaktan kaynaklanan 'karakter bozulması' ” olarak ifade etmiştir. 

 Peki ya ahlakımızı yaralayan nedir, nelerdir, kimlerdir? 

 Bana öyle geliyor ki ilk ahlaki yaramız gençlik çağında, kimlik arayışında oluşur. Ailelerimizin çizdiği belli ahlaki değerler, doğrular çerçevesinde yetişiyoruz, fakat gençlik çağında kendi çerçevemizi çizmeye başlıyor bütünüyle ailemizin çerçevesinde serpilmiyoruz. Farkında olsak da olmasak da bence toprağımıza dökülen suya aykırı davrandığımız ilk anda başlıyor çatlaklar. Aykırı düşüncelerle, davranışlarla, kendi kimliğimizi kazanmak mücadelesiyle ayrışıyoruz bize öğretilen temel değer ve kaidelerden. Elbette bu yaşamın bir parçası olan ahlaki yaralanma benim nezdimde. 

 Bir de toplumsal boyutta ahlakımızı yaralayan şeyler var, ne mi bunlar? 

 Savaşlar, katliamlar, cinayetler, zulümler, ölü bedenler, parçalanmış cesetler, eziyetler, tecavüzler ve daha bu gibi nice yürek biçen neşterler.. 

 Henüz 20 yaşımdayım ve bir yandan kimlik arayışımın verdiği ahlaki yaralarımla cebelleşirken bir yandan ülkemde bitmek bilmeyen cinayetlerle, tecavüz haberleriyle büyüdü yaram. Geçtiğimiz yıl Ukrayna savaşıyla açılmışken bir tanesi daha, şimdi de kapanamayacak kadar derinleşti Filistin’de olanlarla.. 

 Peki ahlakımızı yaralayan bütün bu olanlar için ne yapabiliriz, bu yaraları nasıl iyileştiririz? İlk olarak yarayı fark edebiliriz. Onu ciddiye alıp kanamayı durdurabiliriz. Bu savaşı, katliamı durdurmak, cinayetlerin önüne geçmek mi demek peki? Hayır. Elimizden ne geliyorsa, o ölçüde duyarlılığımızı göstermek demek. Sesimizi duyurmak, destek olduğumuzu hissettirmek, onları, olanları hissetmek iyileştirecek yaralarımızı. Doğruların sesi olacak, değerlerimize yaslanarak dimdik duracak, desteğimizi göstereceğiz. Susmayacağız, hatırda tutacağız ki iyileşelim, iyi olabilelim, iyi kalabilelim. 

 Dünyanın gidişatınca her an ahlakımız yaralanmakla karşı karşıyadır. Ahlakımız her yaralandığında ortaya bazı semptomlar çıkar. Bunlar; utanç, suçluluk, kendine, başkalarına ve aşkın varlıklara karşı güven kaybı, hayata dair ontolojik bir anlam kaybı gibi manevi varoluşsal çatışmalar, dinî ritüellerde azalma veya dinî uygulamaların yapılmaması, inanç kaybı ve tüm bunların da tetikledikleri depresyon, kaygı, öfke, ahlaki çatışmayı yeniden yaşamak, sosyal yabancılaşma gibi sosyal sorunlar, meslektaşlar, eş ve aile gibi ilişkilerde sorunlar ve kendini sabote etme, madde bağımlılığı, intihar düşüncesi ve ölüm gibi kendine zarar verme olarak ortaya çıkmaktadır. Bunu aşağıdaki tablodan daha iyi anlayabiliriz.


 Özetle ahlaki yaralanma değerlerimize aykırı davranmamız ya da bu tür davranışlara şahitlik etmemiz sonucu duyduğumuz rahatsızlık ve bu doğrultuda gösterdiğimiz semptomlardır. Kendimi sorguladığımda bugünlerde ahlaki yaralanmalarımın çokça olduğunun farkına varıyorum. Kim ne kadar farkında bilmem ama büyümek başlı başına ahlaki yaralanma gibi benim için. Yetiştiğim toprak artık bana yetmiyor, fidem büyümek için dahasına ihtiyaç duyuyor ve bu toprağıma ihanet gibi geliyor. Şu sıralar isteklerimle doğrularım çakışıp duruyor. Velhasıl Şeyma bu yol nereye çıkar bilmiyor. Bu bilinmezlik yetmezmişcesine Gazze’de katliam oluyor. İnsanlığın insanlığa sığmayan yüzüyle tanışıyorum, Dünyaya olan inancım, güvenim parçalanıyor, elimden bir şey gelmiyor, gelenler de katledilen o insanlara ulaşmıyor. Velhasıl, ümit yitiyor. Oysa geleceğimin ümitli, iyimser, mücadeleci bir Şeyma’ya ihtiyacı var. Bu zorluklara şahitlik etmiş biri olarak geleceğe daha güçlü çıkmalıyım, bugün değilse de yarınlarda benim gibi hem kimlik arayışında olan hem de dünyanın bu yüzüyle tanışan gençler bana yaslanabilsin, benden güç alabilsin isterim. Bu yüzden bugünden itibaren ahlaki yaralarımı iyileştirmeyi hedefliyorum, elimden gelen duyarlılığı layıkıyla göstermeyi, doğrularım ve isteklerim arasında orta yolu bulmayı görev biliyorum. 

 Tükendi nakd’i ömrüm.. 

 Şu sıralar çiğnenmiş bir vasiyet gibi üzgünüm. 

 Anladım ki, adına dünya denilen şey, bana göre değil. 

 Bütün ışıkları yanıyor üzüntümün 

 Gitmek istemezken gittiğim o yer 

 Güneşin yok saydığı çelimsiz günler, 

 Bir anlık öfkeye verdiler beni; 

 Dünya zemin kat, yüksek kader…

6 Mart 2024 Çarşamba

KAİNAT ORKESTRASINA KULAK VERMEK

 



KAİNAT ORKESTRASINA KULAK VERMEK

Xt+1 = kxt (1-xt)

 Yukarıda gördüğünüz denklem çözümü dünyanın en zor denklemlerinden olan kaos teorisine ait. Fakat öyle bir denklem daha var ki çözümüne ömür yetmeyecek türden. O denklemin adı Yaşam. Yaşam denkleminin içinde birçok değişken var ve bunlardan biri insan bir diğeri de doğa. Çıkıtısı ise varoluş.  Araştırmalara göre henüz kimse tam manasıyla çıktıya ulaşamamış. Kierkegard’ın ‘varoluş asla açıklanamaz’ demesi de bunu destekler niteliktedir. Anlayacağınız bir ömür değil ömürler yetememiş bu denklemi çözmeye. Kim bilir daha da ne ömürler yetemeyecek tam anlamıyla çözümlemeye. Yine de merak etmeyin, insan tarafından çözülemese de bu denklem, takır takır işlemekte evrende.

 Denklemimiz kaos denkleminden çok daha karmaşık olsa da bu denklem üzerinden ifade edecek olsam k=insan x=doğa derdim. Çünkü Marx’ın dediği gibi ‘doğa insanın inorganik bedenidir, bizzat insanın kendisinden başkası doğadır ve insan doğada yaşar, o halde insan doğanın bir parçası olduğu için kendi kendisi ile bağlantılıdır’. Yine Marx'a göre, 19.yy kapitalizminin zorunlu bir sonucu olarak ortaya çıkan doğa-insan bölünmesi, metabolizmada ‘onarılamaz bir yarılma’ yaratmıştır.

 Kodlarımız bu, koda aykırı davrandıkça denklem çözülemez hal almaya, daha da kompleksleşmeye devam edecek. Yarık büyüyecek.

Şöyle düşünelim, kendimizi doğadan ayrıştırmaya çalıştıkça sadeleştirme yapıyoruz, ama işlemin sonucunda eksilen, bölünen, çözümlenemeyen bir şey daha ortaya çıkmış oluyor: insan.

 Depremler oluyor, insanlar ölüyor, neden? Doğayla ayrıştığımız onun kanunlarını göz ardı ettiğimiz için. Küresel ısınma, niçin? Doğaya bütün biçimde yaşamayı reddedip kendi başımızın çaresine de bakamadığımız için, çevre kirleniyor devasa boyutta, niçin? Doğanın kanunlarına kulak tıkarcasına sanayileştiğimiz için!

Denklem git gide çözülemez bir hal alıyor. Oysa doğayla bütünlüğümüzü kabul ettiğimizde doğanın iyileştirici gücüne muhatap oluruz. Gerek huzurevlerinde gerek hastanelerde yapılan birçok araştırmada doğanın ağaçların psikolojik iyi oluşa etkisi ortaya konmuştur. Bunların yanı sıra strese dikkat dağınıklığına iyi geldiği görülmüştür. Bitkilerin insanları hem tıbbi hem ruhen iyileştirici etkilelerini araştırmak için birçok hastane bahçesinde çalışma yürütülmüştür. Bu çalışmalar sonucunda bitki kullanımının doğru olduğu peyzajların hastaların ameliyat sonrası kendilerini toparlama sürecini azalttığı tespit edilmiştir. Kabul edelim doğa bize iyi geliyor! Bununla ilgili şöyle bir hikaye okumuştum bisiklet dersleri kitabında: bir doktor görme özürlü bir gence yaşama sevinci aşılamaya çalışıyor, bunu bir başkasının hayatında yapıcı rol üstlenerek sağlayabileceğini düşünüyor ve gence bir bitki veriyor, gencin onu sulayabilmek için her gün nehre gidip su getirmesi gerekiyor ve genç her gün suyla değil yaşama sevinciyle dönüyor nehirden.

Üstelik sadece sağlık açısından değil, kendimizi tanımak noktasında da büyük etki yaratıyor. Kabul edersek onun yansımasında kendimizi görebilir, yaşama dair ilhamımızı ondan alabiliriz. Liz Marvin’ in Sessiz Bilgeler kitabı bu konuda harikulade bir kaynak. Her bir sayfasında milyonlarca yıldır varlığını sürdüren bir ağacın yaşama gücünden farklı ilhamlar veriyor. Fındık ağacından esnek olmayı, baobab’tan dik durmayı, ardıçtan yere sımsıkı bağlanmayı köklerimizi sağlam tutmayı, çoban püşkülünden yaratıcı olmayı fısıldıyor sayfaları.

 Sahi, anlamınızı hiç doğada aradığınız oldu mu? Biliyorum hepimiz doğada birtakım anlamlar arıyor ve buluyoruz ama kendi anlamımızı arıyor muyuz doğayla ilişkimizde, onu merak ediyorum.

Bana sorarsanız ben kainat orkestrasına kulak verenlerdenim, doğayla ilişkisini her daim anlamlandırmaya çalışanlardanım. Ben anlamını ağaçlarda, göğe bakmakta toprakla yağmurun buluştuğu kokuda bulanlardanım.

Velhasıl ben anlamımın bir kısmını sessiz bilgeler kitabının satırlarında buldum. Şeker akçaağacında. Şeker akçaağacı biraz büyüdüğünde kendisinden küçüklerinin besin ihtiyacını karşılamak için köklerinden onlara şeker takviyesi yapar. Ben şu an 3.sınıfım ve zihnimde çoğu zaman 1.sınıflar için ne yapabilirim, nasıl yardımcı olabilirim sorusu yankı yapıyor. Onun ötesinde Alıç’tan fırtınadan sağlam çıkmak ilhamını aldım ve fırtınanın henüz dindiği varoluşsal sancılarımdan bir şeyler öğrendim, kariyer hedefim tamamıyla benim gibi varoluşunun sancılı sürecinden geçecek olan gençlerin yanında olmak, onlara yaslanabilecekleri bir gövde, tutunup kalkabilecekleri bir dal olmaktan oluşuyor. Japon akçaağacının dallarının hışırtısından esas olanın mütevazi başlangıçlar yapmak olduğunu, huş ağacının rüzgarından gösterinin yıldızı olmanın şart olmadığını duyuyorum ve küçük de olsa adımlar atmaktan çekinmiyor hep bir hareket halinde hayallerime doğru yol alıyorum.

Bir gün çocukluğumu geçirdiğim köye döndüğümde, yani emekli olduğumda, çocukken başında öğretmenimin gelmesini beklediğim ceviz ağacına yaslanmayı hak etmiş bir yaşam sürmeyi hayal ediyorum. Bunu yapabilmek için gençlerle çalışmak istiyorum. Onların şekerağacı olmak, huş ağacı olmak, sığınak bilinen neem ağacı olmak istiyorum.

Her şeyi bir kenara bırakışını ‘bana aşk, para inanç, şöhret, adalet yerine gerçeği verin’ diyerek doğanın gerçekliğine, doğayla ilişkisine yönelen bir genci anlatan İnto The Wild filminden bir alıntıyla, Lord Byron’ un bir şiiriyle satırlarımı sonlandırayım,

Ücra ormanlarda bir haz vardır;

Issız kıyılarda mest olurum;

Kimsenin rahatsız etmediği

Bir çevre vardır,

Derin denizlerde

Ve uğultusunda bir şarkı vardır:

İnsanı daha az sevmem ama

Doğayı ondan çok severim...


Öyleysee 

Hoşça bakın efenim zatınıza..

3 Mart 2024 Pazar

AİDİYET..

 



Ait hissetmek..
Ne kadar da kolay söylemesi hissedememenin yanı sıra. 

Ait hissetmenin bir ihtiyaç olduğunu biliyor muydunuz? Ben biliyordum ama bu konuda da bilmek yeterli gelmiyor gayet tabi. Yaşamak gerekiyor. Ait hissedebilmek gerekiyor. Ve maalesef ki hissedemiyorum. En olmadık yerlerde dünyaya binkat yabancılaşıveriyorum. Bilmemkaçkez geldiğim bir yerde dahi yabancı kalıyorum. Bilmemkaçkez sarıldığım insanlara da.. 
Fotoğraftaki amca kadar benimsemek istiyorum oturduğum bankı dahi, oysa anneme bile yabancılaşıyorum çoğu zaman. Dünyaya ait hissedemiyorum. Oluyor mu arada sizde de? Bazen konuştuğunuz dil dahi diğer herkesten farklı hissettiriyor mu?
Olur böyle şeyler, psikolojide de adına derealizasyon ve depersonalizasyon denir. 
Ne yapmalı peki böyle hissedince, soruyorum kendime? Bilmiyorum. Bugünlük kaçmayı tercih ediyorum ama cevabını bulduğumda yorumlara yazarım diye umuyorum. 
Öyleysee
Hoşça bakın efenim zaatınıza:)

Amanog ve Zenitciği


"Ya siz,
Nasıl bilirdiniz çocukluğunuzu ey cemaat?
Nasıldı
Öldürdüğünüz birinin cenaze namazını kılmak?"
diyor Didem Madak bir şiirinde. Ve bu satırlar beni İstanbul'da bir halk otobüsünün arka koltuğundan alıp Gaziantep sokaklarında çektiğim bu fotoğrafa götürüyor.
Bundan 2 yıl kadar önceydi. Analog fotoğrafçılığı keşfetmiştim ve ben de yapmalıyım demiştim, o filmlere kendi bakış açımı yüklemeliyim. O yaz önce bir fotoğrafçının yanında çalıştım ve temel fotoğrafçılık eğitimimi orada vesikalık çeke çeke aldım. Sonrasındaysa daha çok para kazanacağım garsonluğa giriştim, oradan kazandığım parayla önce birkaç film aldım sonrasındaysa Zenit11 marka makinamı. Ah Zenitciğim.. Ne güzel eşlik ettin fotoğrafçılık serüvenime. Gaziantep, Osmaniye, Diyarbakır ve İstanbul'da ne çok gezdik seninle. Yanımda olman hep başka başka bakış açıları kazandırdı bana. 
5 film bitirdik birlikte. Toplasak sadece bir filmlik kaliteli fotoğraf çekmişizdir ama bunun ötesinde her karenin ardında bizim bir hikayemiz oluştu, birlikte var olduk o karelerin ardında..
İşte bu fotoğraf da elinden balonunu kaçıran bu kız çocuğunun düşüşü, ekonomi yüzünden Zenitciğiyle bir süre ayrı kalacak olan benim son fotoğrafım. 
Biz final yapıyoruz. Sezonları olmayan bir final. Yine de arşivimde sakladığım amanog fotoğraflarımı ve hikayelerimi paylaşıyor olacağım.
Öyleyseee
Hoşça bakın efenim zaatınıza..

24 Şubat 2024 Cumartesi

RUHUN GERÇEK EVİNE DUYULAN BİR ÖZLEM


 RUHUN GERÇEK EVİNE DUYULAN BİR ÖZLEM
      ‘’Seni öldü sandım ruhum biliyor musun, sensiz yaşamaya alıştırdılar galiba’’
Yukarıdaki satırlar ‘ruhuma seslenişler’ adlı playlistimden bir parçadan. Evet, ruhuma seslenmek için onunla başka bir şekilde iletişim kurmak ihtiyacı duyuyorum. Çünkü o çokça uzağımda ve sesimi ancak böyle duyurabiliyor, onu böyle böyle duyabiliyorum. Tarih boyunca önde gelen filozoflar ruh üzerine nasıl fikirler öne sürmüşler bu konuda ne diyorlar, ne düşünüyorlar diye araştırdığımda, zamanın ruhuna göre ruh betimlemelerinin değiştiğini gördüm. Milattan önceki devirlerde ruh, bedeni harekete geçiren gözle görülmeyen varlık olarak ifade edilmiştir. Milattan sonra 17.yüzyıla gelene kadarki dönemde İslamiyetin doğuşuyla müslüman ailmleralimler ruh üzerine görüşler bildirmişler, bunun da etkisiyle bu dönemde ruh üzerine yapılan yorumlar genel itibariyle dini boyutta olmuştur. Temelde insan ruhu, doğrudan doğruya Tanrı’nın ruhunun bir uzantısı olarak kabul edilmiş, ahlak ile bağlantılı olduğu fikri savunulmuştur. 17.yüzyılda rönesansın ortaya çıkmasıyla 19.yüzyıla kadarki süreçte birçok gelişmeyle birlikte ruh üzerine farklı yaklaşımlar ortaya çıkmıştır. Dönemin önde gelen düşünürlerinden Descartes’e göre insan manevi cevher olan ruh ile cismani cevher olan bedenden meydana gelmektedir. Son olarak 19.yüzyıl ve sonrasında gelen dönemdeyse ruh içsel bir etken olarak görülmüş ve bu dönem sonrasında daha çok dışsal süreçlerin insan üzerindeki etkisi incelemeye alınmıştır (Düzgüner, 2013). Düşünürlerin ruh beden ilişkisi üzerine bakış açılarının incelemesi yapıldığındaysa her birinin ruhu insanın farklı bir boyutuyla ele aldığını, bedenle ilişkisini ise o boyutlandırmalara göre yorumladıklarını görürüz. Aristoteles’e göre insan, ruh ve beden olmak üzere iki ayrı öğeden oluşan bir varlıktır. Beden madde, ruh ise onu biçimlendiren, ona “insan” niteliği kazandıran formdur (Kaya, 2014). Aristoteles aynı zamanda aklı, ruhun bir yetisi olarak kabul eder. Bense ruhun yetisinin akleden kalp olduğunu düşünmeyi yeğlerim. Çünkü her ne kadar duygularımızın merkezi amigdalaysa da duygularımızın varlığını hissedişimizin kalbimizde gerçekleştiği fikriyle ve de ruhumuzu hayatımıza katamıyorsak da hisleriyle de düşünebilmenin ruhumuzun bizimle kurmaya çalıştığı bir bağ, bir dil olduğunu düşünebiliriz. 20.yüzyılda ses getiren düşünürlerden Bergson da ruhu, manevî yetilerimizin bir araya gelmesinin veya bedenimizle iletişim ve etkileşim içinde bulunmakla beraber beden faaliyetleriyle açıklanıp, ifade edilemeyen yönümüz olarak ifade etmiştir (Bbayraktar, 2003). Bergson’ a göre ruhun en genel tanımı, bedene ve onun fonksiyonlarına indirgenememek şeklinde yapılabilir. Ona göre ruh, beyin fonksiyonları ve bedenin tümüyle etkileşim içinde bulunmakla beraber, bunlarla aynı şey değildir (Bayraktar, 2003). Platon ise ruhun kendi asıl kökenine yönelik bir tür "aşk dolu özlem" hissetmeye başladığından bahseder. Hemen belirteyim ki, Platon burada ideal bir yaşam öyküsünü betimlemektedir. Çünkü her insanın ruhunu idealar dünyasına doğru yolculuğa çıksın diye serbest bırakmadığı açıktır (Gaarder, 1994). Dünya genelinde zamanın ruhu olmasının yanı sıra her insanın kendi içinde zamanının ruhu da
olduğunu düşünüyorum. Benim zamanımın ruhu büyük bir yıkımı içinde barındırıyor. Bu yıkımın
içinde yaşanamayan hayatlar, eksilen insanlar var. Bu insanların zamanımın ruhunda etkileri var.
Yaşımın, yaşantımın zamanımın ruhunda etkisi var. Bunun yanı sıra aylardır süren depresif
yaşantımın ve biraz da ergenlik kırıntılarımın bana açtığı kanallar aracılığıyla son zamanlarda
varoluşum, olamayışım, ruhum, ruhsuz yaşantım üzerine çokça düşünme imkanı buldum.
Filozoflarınkine benzer bir ele alışım olmasa da bu kavramların hayatım üzerindeki ehemmiyetinden
bahsetmek istedim.
ruhum özüm. yaşantımsa yüzün yüzün..
kendi içime çekilmedikçe, ruhumun üzerine eğilmedikçe varlığını hissedemiyorum,
varlığımı hissedemiyorum..
içinde yaşadığım hayat, ruhumu içinde barındırmıyor.
çocukken hayatımızda ruhumuz da var olduğu için mi bu kadar mutluyduk, bu yüzden mi her daim
çocukluğumuza olan hasretimiz, gerçekliğimize olan özlemimiz?
Nilgün Marmara’ nın intiharından hemen öncesinde bıraktığı son mektup şiirinden şu satırlar
yankılanıyor içimde "Çocukluğun kendini saf bir biçimde akışa bırakması ne güzeldi. Yiten bu işte".
her yaşanmışlık ruhumuzu güvende hissettirmek için biraz biraz daha içimize çekti ve ruhumuz artık
çok derinlerimizde gizli gibi.. yaşantılarımıza dahil olabilmek için çok ürkek.. yaşayışımızda
ruhumuza yer vermiyoruz ve akışa bırakmıyoruz sanki. Bahsettiğim, ‘’amaan noluyosa olsun, akışına
bıraktım’’ söyleminin ardındaki akış değil. Yaşantımızı, ruhumuz yönünde bir akışa bırakamayışımız.
Kimimiz akılcı, hayatının akışını belirlemekte mantığının peşi sıra gitmek için aklının emrinde;
kimimiz varoluşçu bir şekilde hayat sürüyor, yaşam amacı kendini gerçekleştirmek, büyük bir kitleye
hitap eder olmak yahut yetenekli olduğu bir alanda ben de varım diyebilmek.
Genel itibariyle aklımız düşüncelerimizi, kalbimiz hissiyatlarımızı, ruhumuzsa özümüzü ifade ediyor
bana. Akışımızda en fazla düşüncelerimize ve hislerimize yer veriyoruz. Fakat özümüzü es geçiyoruz.
Elbette düşüncelerimizde de hislerimizde de özümüzün dokunuşu mevcut fakat öze yer vermekle
özün yer verdiklerine yer vermek aynı sonuçlar doğurmuyor. Hiçbir zaman çocukluğumuzdaki biz
olamıyoruz, hiçbir zaman tam anlamıyla hayat akışımızdaki bizler, ben buyum işte diyemiyoruz.
Sürekli yerine durumuna göre hareket ediyoruz. Ben her yerde her şekilde farklı rollere
büründüğümüzü hissediyorum. Sosyal olarak bu gayet normal fakat hiçbirimiz rollerinde ruhuna yer
vermiyor. Tanıdığımız insanlar tanıdığımızdan çok daha farklı insanlar. Anne babamız, kardeşlerimiz,
dostlarımız dahi.. Tanıdıklarımızın aslında tanıdıklarımız insanlar olmayışı beni bu kanıya vardırıyor
ve hemen ardından kulağımda bir şarkının şu satırları çalıyor ‘bilen bile, bilemez beni’. Bu konularda
belki de çok genel konuşuyorum ama genele hitap etmiyorum bu konunun bendeki ifadesinden
bahsediyorum yalnızca.
Dostlarımla çok derin konular üzerine konuşmak istediğimizde mailleşiriz. 2-3 aydır bu mailler
üzerinden dostum dediğim insanları ve dolayısıyla kendimi daha derinden tanıdım, derinlerimizde
gezinip aslında görünenden ne kadar da farklı olduğumuzu anladım. Bu mailler sayesinde bir özüm
olduğunu, yaşantımınsa özümden çokça uzakta sürdüğünü fark ettim. Ruhum özüm, yaşantımsa
yüzün yüzündü. Olmasa da olur bir hayat yaşıyordum, çünkü zaten içinde ben bulunmuyordum.
Deprem sağ olsun olmazsa olmazlarımın hepsine el koydu, özümün üstünü örten yüzünü aldı götürdü.
Bu sayede var oluşum üzerine düşünme fırsatım oldu. Her birimizin bir derin deniz olduğunu ve
yaşanmışlıklarımızın özümüzü derinlerimize itelediğini gördüm. Derin denizin dalgaları kadar var
olduğumuz bir hayat sürüyorduk, denizin içine atılansalarsa yok sayılan, var olamayan yanlarımızdı.
İşte tam da bunlardı çocukken hayatımızın içinde gülüp oynayan ruhumuzu derinlerimize iteleyen..
İnsan olmanın gereği midir ruhun derinlere gizlenmesi, yoksa insan olamayışlarımızın mı tecellisi?
Bilmiyorum. Henüz o kadar kabullenemedim var olamayışlarımı, ruhsuz yaş almaya çalışışlarımı.
Yine de bildiğim bir şey varsa pek de bir şey bilmeyip varsayıyor oluşumdur..
Genel itibariyle zamanımın ruhundan çıkarımım; derinlerime gizlediğim ruhuma, hayatımda yer
verdikçe var olabileceğimdir. Bu konuda çokça kıvranarak, varoluşsal sancılar çekerek de olsa haleti
ruhiyemi anlamlandırdım, kendimi anladım ve bu sayede bu konuda bir başkasını anlamak konusuna
evrildim. İleride, gençlere kendi anlamlarını bulmak yolunda yoldaş olmak istiyorum ve bu sürecin
içinde varoluşsal sancılar da olduğunu az çok biliyorum..
öyleysee 
Herkes hoşça baksın zaatına ⛅

Mutmainistan

“MUTMAİNİSTAN” Neresi mi Mutmainistan? Bir ülke değil. Bir durak da değil. Bir varış noktası hiç değil. Mutmainistan, insanın kendin...