Merhabalar ben Şeyma, yazıyorum, çiziyorum ve biraz da geçip gidiyorum Bu sayfa da anılar defterimde kurutulmayan güller için..
19 Haziran 2024 Çarşamba
ÇOCUKLUĞUMA ZİYARET..
25 Nisan 2024 Perşembe
İyi ki Varsınız Naraları
iyi ki varsınız..
iyi ki var mıyız gerçekten?
diğerleri için evet, iyi ki varız, çoğu insanın hayatına güzellik katıyoruz, farkındayız
peki ya biz, kendimiz için iyi ki var mıyız?
ne kadar iyi ki?
ki?
var mıyız?
güya varız. ama nedense gecenin 3ünde düşündüğümde kendim için yok hissediyorum. yaptıklarım hep insanlar için gibi, kendim için değil de.
ne acı..
neden iyi ki var olduğum yalnızca diğer insanların varlığıyla anlam kazanıyo.
ben, hep bi başkası için mi var olcam
kendim için peki?
o nolcak?
üstelik başkalarının arasında kalbimi paramparça edenler de varken,
hala bir başkası için iyi ki var olmaya devam mı etcem
düşünüyorum bu aptallık mı
kendime ihanet mi diye
bi yandan da
başka türlü nasıl var olunur bilmiyorum.
bir yere varamıyorum
ama gecenin 3ünde kendim için iyi ki var olamamak usul usul gözyaşı akıtıyor..
kendim için attığım en son adımın bu kadar yıpratmasını aşamıyorum belki de
ve genelliyorum
genellerim abi kime ne
iyi ki varmışız
bana ne
bana mı varım
yoo
sadece ona buna.
ne acı yaa
of ne acı..
23 Mart 2024 Cumartesi
Gençlik Böyledir İşte..
İçimi titreten bir sestir her gün.Saat her çalışında tekrar eder:"Ne yaptın tarlanı, nerede hasadın?Elin boş mu gireceksin geceye?Bir düşünsen yarıyı buldu ömrün.Gençlik böyledir işte, gelir gider;Ve kırılır sonra kolun kanadın;Koşarsın pencereden pencereye."Ah o kadrini bilmediğim günler,Koklamadan attığım gül demeti,Suyunu sebil ettiğim o çeşme,Eserken yelken açmadığım rüzgârGel gör ki, sular batıya meyleder,Ağaçta bülbülün sesi değişti,Gölgeler yerleşiyor pencereme;Çağınız başlıyor ey hâtıralar.Cahit Sıtkı Tarancı
18 Mart 2024 Pazartesi
MÜCADELE Mİ MÜBADELE Mİ? KİMSE BİLMEZ..
MÜCADELE Mİ MÜBADELE Mİ?
KİMSE BİLMEZ..
Bulut geçti, gözyaşları kaldı çimende
Gül rengi şarap içilmez mi böyle?..
16 Mart 2024 Cumartesi
AHLAKİ YARALANMA
AHLAKİ YARALANMA
YARALI RUHLARA İTHAFEN
“Ruhumun karanlık gecesinde yalnızlığı hissediyorum. Kendime acımamda doğruluğun yolunu göremiyorum”
Diz yaralanır, kol yaralanır, mide yaralanır, kalp dahi yaralanır da peki ya ahlak?
Evet, ahlak da yaralanır. Üstelik tüm fiziksel yaraların ötesinde kalp yarası kadar derindir o da.
Ahlaki yaralanma, insanın doğru bildiklerine, inandıklarına, değerlerine aykırı davranmasıdır. Bunları uygulamak ya da çiğnemek ikileminde kaldığında yanlış yolu seçtiğinde bunalması, daralması, içinin acıması, yüreğinin kanamasıdır.
Yüreğin kanamasıdır..
Bu kanamanın kaynağını tarif eden birçok tanım bulunmaktadır. Litz ve arkadaşları (2011) bunu “…derin bir şekilde benimsenen ahlaki inançları ve beklentileri ihlal eden eylemleri gerçekleştirmek, engelleyememek ve bunlara tanıklık etmek veya bunlar hakkında bilgi edinmek” olarak tanımlarken, Şay (1994) “…büyüdükleri ahlaki değerlere aykırı eylemlere tanık olmak veya bunlara katılmaktan kaynaklanan 'karakter bozulması' ” olarak ifade etmiştir.
Peki ya ahlakımızı yaralayan nedir, nelerdir, kimlerdir?
Bana öyle geliyor ki ilk ahlaki yaramız gençlik çağında, kimlik arayışında oluşur. Ailelerimizin çizdiği belli ahlaki değerler, doğrular çerçevesinde yetişiyoruz, fakat gençlik çağında kendi çerçevemizi çizmeye başlıyor bütünüyle ailemizin çerçevesinde serpilmiyoruz. Farkında olsak da olmasak da bence toprağımıza dökülen suya aykırı davrandığımız ilk anda başlıyor çatlaklar. Aykırı düşüncelerle, davranışlarla, kendi kimliğimizi kazanmak mücadelesiyle ayrışıyoruz bize öğretilen temel değer ve kaidelerden. Elbette bu yaşamın bir parçası olan ahlaki yaralanma benim nezdimde.
Bir de toplumsal boyutta ahlakımızı yaralayan şeyler var, ne mi bunlar?
Savaşlar, katliamlar, cinayetler, zulümler, ölü bedenler, parçalanmış cesetler, eziyetler, tecavüzler ve daha bu gibi nice yürek biçen neşterler..
Henüz 20 yaşımdayım ve bir yandan kimlik arayışımın verdiği ahlaki yaralarımla cebelleşirken bir yandan ülkemde bitmek bilmeyen cinayetlerle, tecavüz haberleriyle büyüdü yaram. Geçtiğimiz yıl Ukrayna savaşıyla açılmışken bir tanesi daha, şimdi de kapanamayacak kadar derinleşti Filistin’de olanlarla..
Peki ahlakımızı yaralayan bütün bu olanlar için ne yapabiliriz, bu yaraları nasıl iyileştiririz? İlk olarak yarayı fark edebiliriz. Onu ciddiye alıp kanamayı durdurabiliriz. Bu savaşı, katliamı durdurmak, cinayetlerin önüne geçmek mi demek peki? Hayır. Elimizden ne geliyorsa, o ölçüde duyarlılığımızı göstermek demek. Sesimizi duyurmak, destek olduğumuzu hissettirmek, onları, olanları hissetmek iyileştirecek yaralarımızı. Doğruların sesi olacak, değerlerimize yaslanarak dimdik duracak, desteğimizi göstereceğiz. Susmayacağız, hatırda tutacağız ki iyileşelim, iyi olabilelim, iyi kalabilelim.
Dünyanın gidişatınca her an ahlakımız yaralanmakla karşı karşıyadır. Ahlakımız her yaralandığında ortaya bazı semptomlar çıkar. Bunlar; utanç, suçluluk, kendine, başkalarına ve aşkın varlıklara karşı güven kaybı, hayata dair ontolojik bir anlam kaybı gibi manevi varoluşsal çatışmalar, dinî ritüellerde azalma veya dinî uygulamaların yapılmaması, inanç kaybı ve tüm bunların da tetikledikleri depresyon, kaygı, öfke, ahlaki çatışmayı yeniden yaşamak, sosyal yabancılaşma gibi sosyal sorunlar, meslektaşlar, eş ve aile gibi ilişkilerde sorunlar ve kendini sabote etme, madde bağımlılığı, intihar düşüncesi ve ölüm gibi kendine zarar verme olarak ortaya çıkmaktadır. Bunu aşağıdaki tablodan daha iyi anlayabiliriz.
Özetle ahlaki yaralanma değerlerimize aykırı davranmamız ya da bu tür davranışlara şahitlik etmemiz sonucu duyduğumuz rahatsızlık ve bu doğrultuda gösterdiğimiz semptomlardır. Kendimi sorguladığımda bugünlerde ahlaki yaralanmalarımın çokça olduğunun farkına varıyorum. Kim ne kadar farkında bilmem ama büyümek başlı başına ahlaki yaralanma gibi benim için. Yetiştiğim toprak artık bana yetmiyor, fidem büyümek için dahasına ihtiyaç duyuyor ve bu toprağıma ihanet gibi geliyor. Şu sıralar isteklerimle doğrularım çakışıp duruyor. Velhasıl Şeyma bu yol nereye çıkar bilmiyor. Bu bilinmezlik yetmezmişcesine Gazze’de katliam oluyor. İnsanlığın insanlığa sığmayan yüzüyle tanışıyorum, Dünyaya olan inancım, güvenim parçalanıyor, elimden bir şey gelmiyor, gelenler de katledilen o insanlara ulaşmıyor. Velhasıl, ümit yitiyor. Oysa geleceğimin ümitli, iyimser, mücadeleci bir Şeyma’ya ihtiyacı var. Bu zorluklara şahitlik etmiş biri olarak geleceğe daha güçlü çıkmalıyım, bugün değilse de yarınlarda benim gibi hem kimlik arayışında olan hem de dünyanın bu yüzüyle tanışan gençler bana yaslanabilsin, benden güç alabilsin isterim. Bu yüzden bugünden itibaren ahlaki yaralarımı iyileştirmeyi hedefliyorum, elimden gelen duyarlılığı layıkıyla göstermeyi, doğrularım ve isteklerim arasında orta yolu bulmayı görev biliyorum.
Tükendi nakd’i ömrüm..
Şu sıralar çiğnenmiş bir vasiyet gibi üzgünüm.
Anladım ki, adına dünya denilen şey, bana göre değil.
Bütün ışıkları yanıyor üzüntümün
Gitmek istemezken gittiğim o yer
Güneşin yok saydığı çelimsiz günler,
Bir anlık öfkeye verdiler beni;
Dünya zemin kat, yüksek kader…
6 Mart 2024 Çarşamba
KAİNAT ORKESTRASINA KULAK VERMEK
KAİNAT ORKESTRASINA KULAK VERMEK
Xt+1 = kxt (1-xt)
Yukarıda gördüğünüz denklem çözümü dünyanın en
zor denklemlerinden olan kaos teorisine ait. Fakat öyle bir denklem daha var ki
çözümüne ömür yetmeyecek türden. O denklemin adı Yaşam. Yaşam denkleminin
içinde birçok değişken var ve bunlardan biri insan bir diğeri de doğa. Çıkıtısı
ise varoluş. Araştırmalara göre henüz
kimse tam manasıyla çıktıya ulaşamamış. Kierkegard’ın ‘varoluş asla
açıklanamaz’ demesi de bunu destekler niteliktedir. Anlayacağınız bir ömür
değil ömürler yetememiş bu denklemi çözmeye. Kim bilir daha da ne ömürler
yetemeyecek tam anlamıyla çözümlemeye. Yine de merak etmeyin, insan tarafından
çözülemese de bu denklem, takır takır işlemekte evrende.
Denklemimiz kaos denkleminden çok daha
karmaşık olsa da bu denklem üzerinden ifade edecek olsam k=insan x=doğa derdim.
Çünkü Marx’ın dediği gibi ‘doğa insanın inorganik bedenidir, bizzat insanın
kendisinden başkası doğadır ve insan doğada yaşar, o halde insan doğanın bir
parçası olduğu için kendi kendisi ile bağlantılıdır’. Yine Marx'a göre, 19.yy
kapitalizminin zorunlu bir sonucu olarak ortaya çıkan doğa-insan bölünmesi,
metabolizmada ‘onarılamaz bir yarılma’ yaratmıştır.
Kodlarımız bu, koda aykırı davrandıkça denklem
çözülemez hal almaya, daha da kompleksleşmeye devam edecek. Yarık büyüyecek.
Şöyle düşünelim,
kendimizi doğadan ayrıştırmaya çalıştıkça sadeleştirme yapıyoruz, ama işlemin
sonucunda eksilen, bölünen, çözümlenemeyen bir şey daha ortaya çıkmış oluyor:
insan.
Depremler oluyor, insanlar ölüyor, neden?
Doğayla ayrıştığımız onun kanunlarını göz ardı ettiğimiz için. Küresel ısınma, niçin? Doğaya bütün biçimde yaşamayı reddedip kendi başımızın çaresine de
bakamadığımız için, çevre kirleniyor devasa boyutta, niçin? Doğanın kanunlarına
kulak tıkarcasına sanayileştiğimiz için!
Denklem git gide
çözülemez bir hal alıyor. Oysa doğayla bütünlüğümüzü kabul ettiğimizde doğanın
iyileştirici gücüne muhatap oluruz. Gerek huzurevlerinde gerek hastanelerde yapılan
birçok araştırmada doğanın ağaçların psikolojik iyi oluşa etkisi ortaya konmuştur.
Bunların yanı sıra strese dikkat dağınıklığına iyi geldiği görülmüştür.
Bitkilerin insanları hem tıbbi hem ruhen iyileştirici etkilelerini araştırmak
için birçok hastane bahçesinde çalışma yürütülmüştür. Bu çalışmalar sonucunda
bitki kullanımının doğru olduğu peyzajların hastaların ameliyat sonrası kendilerini
toparlama sürecini azalttığı tespit edilmiştir. Kabul edelim doğa bize iyi
geliyor! Bununla ilgili şöyle bir hikaye okumuştum bisiklet dersleri kitabında:
bir doktor görme özürlü bir gence yaşama sevinci aşılamaya çalışıyor, bunu bir
başkasının hayatında yapıcı rol üstlenerek sağlayabileceğini düşünüyor ve gence
bir bitki veriyor, gencin onu sulayabilmek için her gün nehre gidip su
getirmesi gerekiyor ve genç her gün suyla değil yaşama sevinciyle dönüyor nehirden.
Üstelik sadece
sağlık açısından değil, kendimizi tanımak noktasında da büyük etki yaratıyor.
Kabul edersek onun yansımasında kendimizi görebilir, yaşama dair ilhamımızı
ondan alabiliriz. Liz Marvin’ in Sessiz Bilgeler kitabı bu konuda harikulade
bir kaynak. Her bir sayfasında milyonlarca yıldır varlığını sürdüren bir ağacın
yaşama gücünden farklı ilhamlar veriyor. Fındık ağacından esnek olmayı,
baobab’tan dik durmayı, ardıçtan yere sımsıkı bağlanmayı köklerimizi sağlam
tutmayı, çoban püşkülünden yaratıcı olmayı fısıldıyor sayfaları.
Sahi, anlamınızı hiç doğada aradığınız oldu
mu? Biliyorum hepimiz doğada birtakım anlamlar arıyor ve buluyoruz ama kendi
anlamımızı arıyor muyuz doğayla ilişkimizde, onu merak ediyorum.
Bana sorarsanız ben
kainat orkestrasına kulak verenlerdenim, doğayla ilişkisini her daim anlamlandırmaya
çalışanlardanım. Ben anlamını ağaçlarda, göğe bakmakta toprakla yağmurun
buluştuğu kokuda bulanlardanım.
Velhasıl ben anlamımın bir kısmını sessiz bilgeler kitabının satırlarında buldum. Şeker akçaağacında. Şeker akçaağacı biraz büyüdüğünde kendisinden küçüklerinin besin ihtiyacını karşılamak için köklerinden onlara şeker takviyesi yapar. Ben şu an 3.sınıfım ve zihnimde çoğu zaman 1.sınıflar için ne yapabilirim, nasıl yardımcı olabilirim sorusu yankı yapıyor. Onun ötesinde Alıç’tan fırtınadan sağlam çıkmak ilhamını aldım ve fırtınanın henüz dindiği varoluşsal sancılarımdan bir şeyler öğrendim, kariyer hedefim tamamıyla benim gibi varoluşunun sancılı sürecinden geçecek olan gençlerin yanında olmak, onlara yaslanabilecekleri bir gövde, tutunup kalkabilecekleri bir dal olmaktan oluşuyor. Japon akçaağacının dallarının hışırtısından esas olanın mütevazi başlangıçlar yapmak olduğunu, huş ağacının rüzgarından gösterinin yıldızı olmanın şart olmadığını duyuyorum ve küçük de olsa adımlar atmaktan çekinmiyor hep bir hareket halinde hayallerime doğru yol alıyorum.
Bir gün çocukluğumu
geçirdiğim köye döndüğümde, yani emekli olduğumda, çocukken başında öğretmenimin
gelmesini beklediğim ceviz ağacına yaslanmayı hak etmiş bir yaşam sürmeyi hayal
ediyorum. Bunu yapabilmek için gençlerle çalışmak istiyorum. Onların şekerağacı
olmak, huş ağacı olmak, sığınak bilinen neem ağacı olmak istiyorum.
Her şeyi bir kenara
bırakışını ‘bana aşk, para inanç, şöhret, adalet yerine gerçeği verin’ diyerek doğanın
gerçekliğine, doğayla ilişkisine yönelen bir genci anlatan İnto The Wild
filminden bir alıntıyla, Lord Byron’ un bir şiiriyle satırlarımı sonlandırayım,
Ücra ormanlarda bir
haz vardır;
Issız kıyılarda
mest olurum;
Kimsenin rahatsız
etmediği
Bir çevre vardır,
Derin denizlerde
Ve uğultusunda bir
şarkı vardır:
İnsanı daha az
sevmem ama
Doğayı ondan çok severim...
Öyleysee
Hoşça bakın efenim zatınıza..
3 Mart 2024 Pazar
AİDİYET..
Mutmainistan
“MUTMAİNİSTAN” Neresi mi Mutmainistan? Bir ülke değil. Bir durak da değil. Bir varış noktası hiç değil. Mutmainistan, insanın kendin...
-
Ait hissetmek.. Ne kadar da kolay söylemesi hissedememenin yanı sıra. Ait hissetmenin bir ihtiyaç olduğunu biliyor muydunuz? Ben biliyord...
-
Kütüphanedeyim, Bir aydır sabah 8' den akşam 8' e kadar buradayım ve yökdil sınavına hazırlanmaktayım. Aynı zamanda gözlemlemekteyi...
-
artık şekersiz içmeye başladım kahveyi, çok düşünüp az konuşuyorum babam gibi.. Yorgunum ve yine kırgınlıklarım üstüme üstüme geliyo. Asla ...



