29 Aralık 2025 Pazartesi

Mutmainistan


“MUTMAİNİSTAN”

Neresi mi Mutmainistan?

Bir ülke değil.
Bir durak da değil.
Bir varış noktası hiç değil.

Mutmainistan, insanın kendine aynı soruları defalarca sorup, her seferinde başka bir yerden cevaplamayı kabul ettiği yer. “Ben kimim?”, “ne olacağım?” ya da… “ben nasıl büyük adam olacağım?” sorularına cevaben, insanın kendini aceleyle tanımlamayı bıraktığı yer.
“Henüz olmamış” hâliyle barıştığı an.

Burası.
Şu an.
Ve şimdiye kadar geçtiğim bütün anların iç içe geçtiği yer.

Ben buradayım:
Mutmainim.

Hayatımdaki yol alışlar beni tatmin ediyor. Bildiğimi sandıklarım kadar bilemediklerim de. Doğru sandıklarım kadar yanlışlarım da. Çünkü fark ettim ki hayat, cevapları hazır vermiyor; soruları büyütüyor. (Dahası sorulara verdiğimiz cevaplarda kendimizi buluşlarımızla bizi geliştiriyor..)

...

Peki nereden geldim buraya?
Şuradan.

İlkokuldayken ne olacağımı bilmiyordum. Hatta hayal kurduğumu bile sanmıyorum. Çünkü o zamanlar sadece çocuk olmanın tadını çıkarıyordum ve bu fazlasıyla yetiyordu. Geleceğe uzanmak gibi bir derdim yoktu; o anın kendisi yeterince doluydu zaten.

Sonra büyümeye başladım.
Ve sorular değişti.

Ortaokuldayken bir şey olmalıydım.
Gazeteci, köşe yazarı, siyasetçi, diplomat…
Birilerine ses olan biri. Bir yere ait, bir yerde duran biri.

Büyüyünce ne olacaksın? Abdurrahman Dilipak (Gazeteci Yazar) olacağım.

İçimden bunu diyordum. Çünkü “büyük adam” dediğin, o zamanlar bana böyle görünüyordu:
Konuşan, yazan, savunan, karşı duran biri. Hatta saç kesimim yüzünden Fatma Şahin’e benzetildiğimde gurur duymuştum. Çünkü o da “bir şey olmuştu.” Bir yerdeydi. Bir kimliği vardı.

Liseye geçtiğimde hâlâ ne olmak istediğini bilmeyen biriydim. Ya da belki bilen ama bu bilmeyişin üstünde durmak istemeyen, biraz serkeş bir hâlim vardı. Öğretmenlerim yazar olacağımı söylerdi. Zamanla “psikolog olmalısın” diyenlerin sayısı da arttı. Düşündüm. Kafama yattı. “Madem,” dedim, “psikolog olayım”.

Üniversitede psikoloji bölümünü seçtim. Bir ders kapsamında makale yazmamız gerekiyordu. Bir hocam, intihar üzerine araştırma yapabileceğimi söyledi. Konuya girdim. Okudukça başka bir şey fark ettim. Beni çeken şey ölüm değildi. Gençlerdi. Özellikle gençlerin intiharları… Oradaki ortak yük, ortak sancı, ortak sessizlik.

Gençlerin kimlik kazanımı, “Ben kimim?” sorusuyla baş etme hâlleri, “Benden bir şey olur mu?” kaygıları… Bunları ele alan, iyileştirici çalışmalara odaklanan bir makale yazdım. Ve o zaman fark ettim: Tohumum toprağını bulmuştu. Belki kendi gençliğimin sancıları hâlâ içimde olduğu içindi. Belki de “büyük adam olmak” fikrini başka bir yerden okumaya başladığım içindi. Yüksek sesle konuşmak değil artık mesele; birinin yükünü biraz olsun hafifletebilmekti.

“Bu alanda mutlaka çalışmalıyım” gibi büyük laflar etmedim. Ama şunu istedim: Biri kimlik kazanımı konusunda desteğe ihtiyaç duyduğunda, “Şeyma bu alanda çalışıyor, ona gidelim” denebilsin.

Bir kapı olsun.
Güvenli bir alan olsun.

İntihar üzerine yaptığım o çalışmayla birlikte şunu da fark ettim: Ben sorunları sadece ortaya koymak istemiyorum. Çözmek istiyorum. Bazı meselelerin üzerine eğilip, gerekirse biraz daha fazla kalmak istiyorum.

Şimdi mezunum. Ama pat diye işlerin içine dalmak yerine, gençlerin içinden biri olarak sahada deneyim kazanan dingin bir saha çalışmacısıyım. Yeni mezunum, gencim, kimlik kazanımı meselesi benim için de tamamlanmış değil.

Toyum.
Yolun çok başındayım.

Ama artık şunu biliyorum: “Büyük adam olmak” bir gün ansızın olmuyor. Bir unvanla da gelmiyor. Gayretle geliyor. Sorumluluk almakla geliyor. Yan yana durmakla, birlikte öğrenmekle gerçekleşiyor.

Çeşitli STK’larda gönüllülük yapıyorum. Eğitimlerdeyim, kamplardayım, farklı görevlerde farklı gençlerle yan yanayım. Gözlemliyorum. Dinliyorum. Ve keyif alıyorum. Çünkü her deneyim aslında bir saha notu. Her öğrendiğim bilgi daha da kıymetli.

Velhasılıkelam; bir zamanlar “Ben ne olacağım?” diye çok sordum.
Sonra fark ettim ki asıl soru şuymuş:
“Ben nasıl biri olacağım?”

Bildiklerimden yola çıktım. “Kervan yolda düzülür,” diyen atalarımı dinledim. Yola koyuldum. Hakikaten de öyle oldu. Gençlerin içine karıştıkça sorunları da, süreçleri de, çözümleri de sahada öğrenmeye başladım.

Bir çalışmada sorunu görüyor, başka bir çalışmada sürecini öğreniyor, bir diğerinde çözmeye yaklaşıyorum. Hepsini bir araya getirdiğimde şunu hissediyorum: Ben bir gençlik çalışmacısı olabilirim. Kendime keskin şartlar koymadan, “şunu yapmalıyım, bunu olmalıyım” demeden.

Süreçle.
Yolda kalarak.
Soru sormaktan vazgeçmeyerek.

Ve gençliğim de bu sayede bir karmaşa olmaktan çıkıp bir yere dönüşüyor. Bir ülkeye.

Adı: Mutmainistan.

Çünkü mutmain olmak,
“Her şeyi bilmek” değil;
Bilmediklerinle yürüyebilmektir.

Mutmain insan = Mutmainistan.

 


1 Aralık 2025 Pazartesi

'Hayatımızdaki fazlalıkları azaltabilmek'


Ben, insanın kendi hayatının heykeltıraşı olduğuna inanıyorum. Michelangelo’nun bir sözü vardır: “Davud heykeli nasıl ortaya çıktı?” diye sorduklarında, “O zaten mermerin içindeydi, ben sadece fazlalıkları attım,” der.

İyi bir hayat da aslında buna benzer. İnsan, yaşamının olgunlaşma evrelerinde gereksiz olanları eleyip atarak kendi özünü ortaya çıkarır. Biz çoğu zaman hayata bir şeyler ekledikçe onu zenginleştirdiğimizi düşünürüz. Oysa tam tersi; hayatımızdaki fazlalıkları azaltabildiğimizde yaşam olgunlaşır ve bizim için daha keyifli, daha anlamlı bir hâl alır. 

Son zamanlarda hayatımı bu felsefeyle idame ettirdiğimi fark ediyorum, her ne kadar bu yaklaşımın felsefedeki yerini yeni öğrenmiş olsam da.. 

'Hayatımızda fazlalıkları azaltabilmek'. Tıpkı diyet yapmak gibi; vücudumuzdaki ödemleri, yağları, fazlasındığımız kiloları azltma çabası gibi.. Hayatımızda da bize fazla gelen şeyler üzerine çalışmak ve bu noktalarda azalmak, sadeleşmek.. 

Son zamanlarda diyet yapıyorum, evet kilo vermek için, hayat yeterince manevi yük yüklemiyormuş gibi maddi yüklerimin de artması ağır geliyor. Tabiki kolay olan maddi yükleri azaltmak olunca da biraz yemekten biraz da tembellikten kısmaya gidiliyor. Bunu yaparken konfor alanlarımı yontuyorum, bahanelerimi yontuyorum, teknolojiyle geçirdiğim zamanları yontuyorum, düzensizliğimi yontuyorum vs vs. Ve yontuldukça şunu fark ediyorum "Doğa boşluk kabul etmez". Hayat boşluk kabul etmiyor. Çizim yapmamızı bekleyen tablolar, tozla kaplanıyor. Kitaplıktan eksilen kitapların yeri ardında kalanların eğimleriyle ve kitap kokusuyla doluyor. Eğitim hayatı bittiğinde yerini anılar alıyor ve zihnin işleyişi de hayatın akışı da hiç mi hiç durmuyor. Durulmuyor. Biraz uzattım ama yonttuklarımızla eksildiğimizi sanmayın demek istiyorum. Aksine etkileyici kıvrımlar, gölgeler ve anlamlar kazanıyoruz bu süreçte. El işi becerilerinin üzerine duruyor kimisi, para kazanmaya çalışıyor birisi, cesaretinin peşi sıra keşifkarlığını takip ediyor bir diğeri. Ya da bütün bunları birden yapmaya çalışıyor yonttuklarının kıvrımında anlamları bulmaya çalışanın ta kendisi:) 

Bir hocamın whatsapp biyografisinde "dingin, derin bir nehir gibi olmalı insan, sessizce akıp gitmeli.." yazıyordu. Çok sinmiş bu söz içimde bir yerlere, belki de yaşam felsefeme. Dinginleşmek, sadeceleşmek.. 

Elbette hayatımız da felsefemiz de mizacımızın izlerini taşır. Ben, küçük dünyasında bile kocaman ağaçlar yetiştirebilen; kökleri derinlere uzanan bağlara sahip; kaynak suyunun berraklığıyla yaşayan, hayalleriyle büyüyen ve yaratıcılığında neşe bulan bir çocuktum.

Zamanla büyük dünyalarda yer edinmeyi denedim; fakat hikâyemin sonunda anladım ki o genişlik bana göre değilmiş. Benim yolculuğum, kendi küçük dünyasını güçlendiren, bağlarını derinleştiren, anlamını yoğunlaştıran ve huzurla akıp giden bir nehrin içinde geçiyor. Ve bu hikâye bitene kadar da o nehir, sakin ve derin bir akışla yoluna devam edecek gibi görünüyor.

Henüz 22 yaşımda bunları fark etmiş olmak…
Kendi yontuluşlarımın değerini bilerek, içimdeki boşlukları huzur bulduklarıyla doldurarak yaşamak…
Bütün bunlar, yere daha sağlam bastığımı hissettiriyor bana.
Sanki yolum da ben de güçleniyor; yolculuğum da adımlarım da daha derin, daha sahici bir hâle geliyor.

Gençlik, içimde taşan o aceleci kuvvetle her yere yetişmeye, her rolü üstlenmeye çalışıyor.
Çok insan, çok ortam, ardı ardına gelen bağlar ve işler… Bunların “yaşamın özü” olduğunu sanıyor.

Zamanla anlıyorum ki hayat, çoğalmanın gürültüsünde değil, azalmanın ferahlığında.. Kendini dağıtarak değil, kendini toplamakta. Gerçek zenginlik; sadeliğin içinde kendi merkezini bulabilmek, orayı besleyebilmek ve o merkezde kalabilmekmiş.

Yani hayat, dışarıya doğru büyümek değil; içeriye doğru kök salmakmış..






21 Ekim 2025 Salı

Kimdim Ben Bu Kadar Kırılmadan Önce?..

 


Bazen etrafıma bakıyorum ve sanki dünya ikiye bölünmüş gibi geliyor. 
Bir yanda, imkânı olmayanların sessiz kabullenişleri… Kaderine razı, beklentileri küçük, hayatın çizdiği sınırlarla yetinenler.  
Diğer yanda ise, önüne her fırsat serilmiş, imkân yağmurunda yürüyen ve bunun konforuyla hayatını sürdürenler. 
Ve ben… hiçbirine ait değilim. Sanki ikisinin arasında, adı konmamış bir üçüncü yer var; orası benim. İmkanı olmayan ama imkansızlığı da kabullenmeyen. Kendi imkanını yaratan. Bir umutla buna sarılan ve hayatını gerçeklerinin ötesine taşımaya çalışan.. ve vazgeçmeyi bilmeyen. 
Hiç olmadım o, elindekilere güvenip sırtını dayayabilen kişi. Bu arada kalmışlık, bu sıkışmışlık… içten içe yordu da yordu üstelik beni.

Belki de o zamanlar hâlâ inanıyordum.
Ama şimdi…

İçimde bir şeyler sessizce kırıldı. 
Her düşüşte kendi elimden tutmaktan, her yarayı kendim sarmaktan, her gece yeniden toparlanmaktan yoruldum. Düşmekten değil, kalkarken kimsenin orada olmamasından kırıldım ben.

Ve bazen kendime bakıyorum: 
Kimdim ben, bu kadar kırılmadan önce?
Gözümde bu kadar yaş birikmeden, sesim bu kadar kısılmadan, kalbim bu kadar temkinli atmadan önce kimdim?..  

Güçlü olmayı kendi tercihim sanırdım eskiden.
Şimdi biliyorum; güçlü olmak, kimsenin tutmadığı ellerin zorunluluğuymuş.
Dirayet, çaresizliğin kılığıymış.
Ve ben, “dayanmak” kelimesinin içinde yavaş yavaş eriyormuşum.

İçimde bir ses var 
Bazen suskun, bazen öfkeli, bazen yumuşak, bazen kesik, bazense kısık.
Diyor ki:
“Devam et, çünkü durursan unutulursun.”
Ama bir başka ses fısıldıyor ardından:
“Daha kaç kere kalkacaksın? Daha kaç kere kimse bilmeden taşıyacaksın bu yükü?”
Ve ben, o iki sesin arasında savrulup duruyorum.
Ne bırakabiliyorum ne tutunabiliyorum.
Ne tamamen umut edebiliyorum ne de vazgeçebiliyorum.

Kimdim ben bu kadar kırılmadan önce?
Belki daha cesur, daha saf, daha umutlu biriydim.
Ya da belki hiçbir zaman öyle değildim de; öyle sanıyordum.
Yine de içimde bir yer, hâlâ kabullenmiyor tükenmişliği. 
Belki bu, safça bir inat.
Belki tarifsiz bir direnç.
Belki de sadece… hâlâ bir şeylerin mümkün olabileceğine dair o küçük ihtimal.

Olabilirite..

Çünkü evet… insan bazen güçlü olduğu için değil, güçlü olmaktan başka çare bilmediği için devam ediyor.
Ve o “devam etme” hâlinin içinde, hâlâ bir umut kırıntısı var.

Kırılmış ama kopmamış bir bağ, umuda dair.
Ve belki de ben, tam oradayım. 
Kırılmışlığın ortasında, hâlâ kim olduğumu hatırlamaya çalıştığım yerde.
Kimdim ben bu kadar kırılmadan önce?..

Eski beni nerede, 
ve nasıl kaybettiğimi hatırlamıyorum
sadece bir akşam vakti,
balkon serinliğinde otururken, geldiğim tüm yolların bana ne kadar uzak olduğunu gördüm.

Bana dünyanın en acı şeyini sorsalar,
Aklıma ilk gelen, çektiğim yalnızlık ve çaresizlik hissi olurdu.
Dünya üzerinde, bir başına olmaktan daha büyük bir acı olamazdı..
kimdim ben bu kadar kırılmadan önce?!.






10 Ekim 2025 Cuma

Grip Olmayı Seviyorum


 Grip olmayı sevdiğimi söylesem..

hayatı uçlarında yaşadığım çok mu belli olur?

evet grip olmayı seviyorum. çünkü kendime sadece böylesi zamanlarda şefkatle yaklaştığımı hissedebiliyorum. onun haricindeki tüm zamanlarda içimdeki yargıçla yol alıyorum. her ne kadar balık burccu ve duygusal bir insan da olsam, kendimi sürekli etik değerlerle kesip biçiyorum. boğazım şiştiğinde, yutkunamaz hale geldiğimde dahi gitmem gereken yerlere gidiyor, yapmam gereken işleri eksiksiz yapmaya çalışıyorum. kimse de kıyamam sana hastasın bi dur falan demiyo tabiki asla. kurstaki hocam görev vermeye devam ediyor, işteki patronum hasta olduğum için satış yapamamdan yakıbnıyor. ama biri de hapşurup durduğumda iyi yaşa demiyor. oysa her öksürüp tıksırmamda birine bulaştırma ihtimalimin mahcubiyetiyle gideriyorum ihtiyaçlarımı. hastayım abi hastaaa demek istiyorum ama bunu kendime bile anlatamıyorken, bi başkasının anlamasını tabiki beklemiyorum:))

ta ki burnum nefes alamayacak kadar tıkandığında, sesim bambaşka yerlerden çıkmaya başladığında ve halsizlikten saatlerce uyumaya ihtiyaç duyduğumda.. işte o zaman: HASTAYIM diyorum. Hastayım abi ben. yemek de yapamam, toplantıya da giremem, işe de gidemem. Hastayım abi ben. 

Kendime hasta çorbası yapmayı 22 yaşımda öğrendim. kendime yalnızca hastayken şefkat gösterdiğimi 22 yaşımda öğrendim. 22 yaşında olmanın o kadar da olgunluk gerektirmediğini 22 yaşımda öğrendim. kekik ve papatya çaylarının boğazıma iyi gelmediğini, yalnızca damlasakızlı kahvemin boğazımı yumuşattığını 22 yaşımda öğrendim. bunca  yıl bir şeyleri bilmeden yaşamanın olabileceğini ama kendime iyi davranmayı bilmeden iyi yaşayamayacağımı 22 yaşımda öğrendim. çift sayı olan şeyleri sevmem sanarken, 22 yaşımı çok sevmeyi yine 22 yaşımda öğrendim. galiba biraz aptalım.galiba biraz geç öğreniyorum ya da yine yine yine yargıcım tarafından kesilip biçiliyorum. bilmiyorum. tek bildiğim balkonda oturup müzik dinlerken ve de arada ağlarken yazı yazmayı seviyor olduğum. bu evden taşınırsak en çok balkonu özleyeceğim biliyorum. 

özşefkat üzerine türk kültürü bağlamında kapsamlı bir araştırma yürütüyoruz, saha kısmı bitti hatta, analiz aşamasındayız ve ben hala kendime şefkat göstermeyi bilmiyorum. şefkat göstermek için grip olmayı bekliyorum adeta. tüm haklarımı o vakte saklıyorum. bazı konuları araştırmak öğrenmek için yeterli gelmiyor. insanların deneyimlerini dinlemek de.. bazı konuları öğrenmek için deneyimlemek dahi yetmiyor. bazı konuları ağlaya zırlaya bie öğrenemiyo insan. ingilizceyi bile adım adım öğrendiğimi hissediyorum. ama aynı şeyi özşefkatim için söyleyemiyorum..

4 Ekim 2025 Cumartesi

Göğsümde varlığın ağırlığı


 sizin de yorgunluktan ağlama eşiğiniz var mı, yoksa sadece  ben mi bu kadar kırılganım?

maddi manevi çok yorulduğunuz ama durup içinizi dinlemeye de dinlenmeye de imkanınızın olmadığı zamanlar hani.. bildiniz mi?

hiçbir şeyin sizi dinle(ndir)mediği aksine daha da daha da yoruğu zamanlar..

bahsi geçtikçe gözünüze bir yaş olarak iliştiğinden bir toz zerresinin dahi. 

neden bu kadar yorgunum, çalışmaya başlayalı henüz 2 gün olnuşken??

çalışmanın değil zihnin fikrin ve bazı kabullerin yorgunluğunun üstüne uyum sağlama ve idare etmek konuları da eklenince taşıyamayacağım bir hale geliyor içimde biriken göz yaşları..

dinlediğim şarkı 'Göğsümde varlığın ağırlığı' diye bahsediyor hislerimden. teşekkürler Deniz Tekin, hislerime hemhal olan tınıların için..


19 Eylül 2025 Cuma

yeni deneyimlerce


az önce kulaklığıyla pürdikkat kuran dinleyen abime 'böh!' dedim ve ödü koptu. kulaklığı öyle bi çıkardı ki kafama fırlatcak sandım. neyseki 'kaybol çocuk' demekle yetindi.. saolsun.

bunun ötesinde, bugün ilk defa uluslararası bi kongrede yaptığımız araştırmayı bildiri olarak sundum. ne cesaret bilmiyorum ama 'sunmak isteyen var mı?' dediğinde başvuruyu yapan arkadaş, gönüllü olan bi ben oldum. ilginçtir. ekran maymunu olduğumdan değil üstelik, öne çıkmak gibi heveslerim de yoktur ama 'okey ben yaparım, en fazla nolabilir ki, bunu da deneyimleyeyim' dediğim için . hayata her bişeyi de deneyebilirim gözüyle baktığım için. 

içeriye geçmekten korkuyorum. abimin gözüne görünmeye yüzüm yok bugün. ama balkon çok soğuk. bi kahve içip ayılmalı mıyım, yoksa yatağıma gidip bayılmalı, deliksiz uyumaya mı çalışmalıyım?? kararsızım. 

güya keyif yapcaktım bildiri sunumundan sonra eve gelip. keyif için aburcubur alışverişi bile yaptım. en sevdiğim şey olan şeftalili meyve suyundan da aldım. ama eve gelip sadece boş boş uzandım. telefonla oynadım. rezil bi çocuğum. her konuda. çocuk? bugün 40 küsür yaşlarındaki hocalarla aynı ortamda sunum yaptım ve oradaki görevli kızlar 'hocam' diye hitap edip duruyorlardı. ve biraz onure olmuş olabilirim. saygınlık belirtisi olan 'hocam' diyişler içime işledi çünkü. yine de rezil bi çocuğum kabul etmeliyim ki..

18 Eylül 2025 Perşembe

Bilmem ki.



 üzerimde yüzeysel yaşamanın hafifliği var. derinliklerimin ağırlığını kaldıramayacak kırılgan bir bünyeyle ancak bu kadar..

16 Eylül 2025 Salı

 sizleri çocukluğumla tanıştırmak istiyorum. siz kimsiniz bilmiyorum ama çocukluğumla tanıştırmak istedim sadece:)

2000'lerin çocuğu olmak böyle bir şey değildi ama benim çocukluğumdan geriye neredeyse sadece bu fotoğraflar kaldı..
olsundu.
en azından varlar. bu iki  fotoğraf arasında bi 10 yıl kayıtsız ama olsun:))
ilk fotoğrafta henüz 11 aylığım. ikincisinde ise 11 yaşıımda..
bebekliğimden belliymiş güleryüzlü bir insanevladı olacağım;) çocukken her ne kdar köy muhtarı edasıyla sert bakışlarım olsa da:))

yaşlanmış hissettim çocukluğumu çok uzaklarda hissedince.. aslında kafa yapısı olarak 17- 18 yaşlarıma kadar çocuktum, aklım yetişkinliğin çoğu handikapına ermiyordu. fakat 12 yaşımda bitti sanki benim için çocuk olmak. hakkım oraya kadardı sanki. sonrasında müsaade edilmedi çünkü. tesettüre girdim, taşımam gereken bir sorumluluk yüklendi omuzlarıma, erdemli olmalı, ahlaklı davranmalı ve de ağırbaşlı olmalıydım. bütün bunları isteyerek yaptığımdan emin değilim. öyle olması gerektiği söylendi ve ben de oldum. biraz baskı biraz nasihat, biraz yönlenndirici okumalar derken boyun eğen çocukluğum olgun bir karakter elbisesini giyindi. baya da sahiplendi hatta. sadece kendi başınayken çocuktu, onun dışında diğer çocuklarlayken bile oyun oynamıyordu, oyun oynatıyordu.. bu kıyafet üstüne o kadar sinmişti ki çocukça davranan çocuklar onu rahatsız ediyordu. ortaokul yıllarımda değilse de bu lisede tümüyle böyleydi. hayatı çok ciddiye almıştı 14 yaşındaki şeyma. çünkü ona hep ciddi olunması gerektiği öğretilmişti. diğer her şey çocukçaydı. ve çocukça olan hiçbir şey tasvip edilmiyor, kabul görmüyordu.  kıyamam yaa 12 yaşımdan sonra pek de çocuk olamamışım resmen ben.. 
12 yaşıma kadar köyde büyüdüm. sonra şehir merkezine taşındık. köyümdeki tüm herkes geride kaldı, benimle sadece annem, babam, ablalarım ve abim geldi. oysa benim ailem çok daha fazlasıydı. arkadaşlarım vardı, nenelerim dedelerim teyzelerim amcalarım.. birsürü gönül bağım vardı. sürdü iletişimimzi bir süre daha fakat eskisi gibi değildi, sadece bir ziyaretçiydim artık. torunlarıyla bir tuttukları o çocuk değildim. belki de oydum ama öyle hissetmiyordum. 
hep bi öteki hisseder oldum sonra. merkezde okula başladığımda farklı bir dünyadan gelmiş olmam da ötekinin de ötekisi gibi hissettiriyordu. ben galiba hep hislerimden yaralanmışım..
22 yaşındayım. çocukluğumdan neredeyse 10 yıl uzaktayım..










Bizde gün hep erken ayar

 


Bizde gün hep erken ayar

çocukluğumdan getirdiğim bi alışkanlık bu

ama bana has değil, ailecek böyleyiz. ailemizin en rahatı abim bile saat 5'te uyanıyor. 

bunun nereden geldiğini sorguluyorum istemsizce, çocukluğumdan evet ama neresinden? 

köylü oluşumdan, orada hayatın erken başlayışından mı; babamın bizi askeri düzende yetiştirmeye çalışan bir imam oluşundan mı; yoksa sadece sabahın köründe özgürce televizyon izleyebildiğim için kalkmaya alıştığımdan mı? (sabah 6 da calliou başlıyodu ve onu izlemeye bayılıyodum nedense, o geldi birden aklıma ve kocaman tebessüm bırakıp gitti suratıma:)

ve başka bir perspektif, bugün 5.45 gibi uyandım ve namaz kılıp balkona çıkayım derken; gün ağarmadan hemen önceki o karanlıktaki renk senfonisinin sadece sonuna yetişebildim. içimdeki biyolojik saatimde bazı ayar değişikliklerine gittim hemen, çünkü bu senfoniyi daha çok solumak istiyorum ve biraz daha erken uyanabilirim. bu normal bi kafa değil biliyorum. ama bana uykudan daha tatlı gelen çok ama çok şey var:)) dolayısıyla günüm erken ayabildiği için şükrediyorum. nimetten biliyorum. 

birazdan güneş doğacak, hafiften nazlı nazlı kızıllığını salıyor göğe. o sırada kuşlar grupça gökte salınıyorlar. kanat çırpışlarının rüzgarıma değmesinin bile keyfini sürüyorum. ruhum secde ediyor tüm bunlara, hissediyorum..



14 Eylül 2025 Pazar

Veda..

Vedalar zordur derler

katılmıyorum

zor olanın vedalar değil

veda edememek olduğunu düşünenlerdenim.

özlemek geliyor sonra -Rabbim benim özlem hissimi alıp yerine binbir çeşit duygu durumu vermiş galiba, bilmeziye yazıyo olacağım dolayısıyla-

veda edersek özleyip duracağımızdan mı korkuyoruz? veda etmenin sırasını savıp özlemle yüzleşmekten mi yani? oturtamıyorum. ben veda edeceksem tümüyle ederim. dibine kadar, geride hiçbir şey kalmadığını hissedene kadar, o an vedalaşırım her kim ve neyle vedalaşmam gerekiyorsa. ama bu salya sümük ağlayarak ya da olumsuz duygularda boğularak değil de, güzel günleri yaad ederek, varlığının hayatımdaki kıymetini zikrederek, temas kurarak, içimden geçenleri ifade ederek ve mümkünse ona bir şeyler armağan ederek.. bir şarkı olur, bir sarılmak olur, bir tebessüm en basitinden..

burada bitmez tabii, gelir aklıma, olur olmadık yerlerde, tüm güzellikleri ve hinnikleriyle. yaşamış olmaktan, onunla temas etmiş olmaktan, o zeminde anlam bulmuş olmaktan dolayı şükreder dururum. güzel anları ve anıları yaadeder geçerim. galiba insanlığın geneliyle yol ayrımımız burda. ben aklıma geldiğinde güzel yanlarını hatırlayıp yaşamış olmama şükrederken insanlar olan şey bittiği için hüsrana uğruyor. galibaa??

bilemiyorum, özlemin acısını bilen birileri beni aydınlatırsa sevinirim:))

10 Eylül 2025 Çarşamba

Nasılsın kızım, anlat bana hikayen,..

 

şu sıralar bu şarkı çalıp duruyo içimde:

 https://open.spotify.com/intl-tr/track/2lRsgqTFVi7ALnQxo8uwrI?si=4b4adadeecda498e


kirli beyaz kedi, yıkan gözyaşınla
kurtul anılardan, sarıl yarınlara.. 
diyip duruyo içimden bi ses kendi kendine konuşurken (başkaları girdi tahmin edilebileceği üzere satırlarımın arasına)
günün başından sonuna zaman bükücü satırlarlayım velhasıl.
kurtulmak istiyorum anılardan, iyisiyle kötüsüyle arınmak istiyorum üzerimdeki etkilerinden. beni ben yapan hallerinden memnun olsam da bazılarının mahcubiyetiyle yaşamak zoruma gidiyo.. 
ağlayamıyorum da zaten, tüm eksikliklerim ve fazlalıklarım gözüme gözüme batıyo, gözümden süzülüp akıp gitmek yerine..
içimde bi yara var, kanıyo ve deşmek istiyorum. o yara her neredeyse bulup iyileştirmek istiyorum. müdahale etmek istiyorum ama deştikçe daha da yaralanıyor ve iyileşmeye dair yol kat ettiğimi hissedemiyorum.


deşmeyelim bee, yara zaten dayanamadığı yerde kendisi patlar. patlasın, napayım..

21 Temmuz 2025 Pazartesi

Kütüphane Günlüklerinden Geriye..

 Kütüphanedeyim,

Bir aydır sabah 8' den akşam 8' e kadar buradayım ve yökdil sınavına hazırlanmaktayım. Aynı zamanda gözlemlemekteyim. Mesleki deformasyon olsa gerek:) 

Herkes çalışıyor, hep bir şeyler için çabalıyor. İlk geldiğim sıralar YKS 2025 öğrencileri her yerdelerdi ve harıl harıl çalışıyorlardı (güya) 1 saat çalışmaya 1 saat zevzeklik molası vermeleri beni hiç ilgilendirmez zira;) Sonra onlar gitti yerini öğretmenlik mezunu AGS'ciler aldılar. Onlar daha hırslı daha bir gayretlilerdi. Rakibim olmadıkları için şanslı hissediyordum zira beni çiğ çiğ yerlerdi. O kadar ki kafayı yemişcesine çalışanlar vardı. Ürkütücüydü. Bir ags kurbanı da liseden dostum Bilge'ydi. sınavına 1 hafta kala burada bana eşlik etti. 2021' de YKS' ye birlikte hazırlanmıştık ve 2025' te bambaşka sınavlarımız da olsa yine birlikte çalışıyor birbirimizi motive etmeye çaba sarf ediyorduk. Keyifli bir haftaydı. Tatlıydı, anlamlıydı.. Ama sonra AGS sınavı oldu bitti ve Bilge de gitti. AGS' ciler de. Şimdi yine YKS tayfası geldi. 2026 YKS' ye hazırlananlar. Hayatın toy çocukları. Savrulup bu yola düşenleri. Onların yerinde olmayı isterken bir anda gözümün korktuğunu bilseler ne düşünürlerdi acaba?.. Onların yerinde onlarla olmak isterdim, neyi nasıl yapacaklarını söyleyen, bu yollardan geçmiş binlerce insan var. Yol arkadaşları var. Destekçileri var. Hedefleri ve hayalleri var. En çok da kırılmamış taze umutları var.. 

Çalışma kitaplarına baktığımda türkçe, geometri, paragraf vs görmek çok rahatlatıcı.. Çerez yemek hissi uyandırıyorlar o kitaplar bende. Çok iyi olduğumdan değil ama en azından 10 sorunun 7' sinin zaten çözülebilir olmasından. İnsanın ümidini tazelediğinden, motivasyonunu beslediğinden. Ben öğrendiğim konudan 1 soru çözebilmek için 10 denemeyi gözden geçiriyorum.. Acınası bi haldeyim mi ne? yo yoo yine de onların yerinde olmak istemezdim. Üniversiteye geçmenin bir kurtuluş olduğunu sanmak, kendimi kandırmak istemezdim. Sonra gerçekler nar dalından vurulmuşum gibi hissettirsin istemezdim. Umutlarım tekrar tekrar kırılsın istemezdim. Motivasyon kaynaklarımın tükendiğini ve hatta beni de tükettiğini görmek istemezdim. 

Misal benim çocuğum liseden sonra okumaya devam etmek isterse, çok güçlü gerekçeleri amaçları idealleri olmasını beklerim ben ondan. Her düştüğünde, zaman zaman yıkıldığında tekrar denemesi için yoluna devam edebilmesi için canla başla sarıldığı bir ideali olmalı, bir hayali olmalı, yoksa yol yürünmeye değer değil bilsin isterim. 18 yaşında bi çocuğun böylesi ideallerinin olması da pek mümkün görünmüyo, ideallerini keşfettiğinde üniversite okumasını isterim. Yanımda bi kız paragraf çözüyomuş ve klavyeyle verdiğim savaş onun dikkatini dağıtıyormuş, öyleyse ben de klavyeyle usulca didişirim kavga etmek yerine;) Teşekkürler paragraf çözen kız, bana usulca yazmayı hatırlattığın için.Yazarken kendimi fazla kaptırdığım doğrudur:))

Rabbime şükürler olsun yazmak nimetini bize sunduğu için. Çünkü bu garibim bazı şeyleri yalnızca yazarak çözebiliyo, farklındalıklarım dahi yazmadan anlayamayacağım düzeyde olabiliyor. Issız bir sokaktaki sokak lambası adeta yazmak benim için. Tuş takımıyla seksek oynamak gibi eğlenceli ve heyecanlı da aynı zamanda:) 

Ne diyoduk? Kütüphanenin akışında dipte sürünen taş gibi hissediyo oluşumdan bahsediyoduk sanki, evet öyle. Neyseki bugün son günüm burada. Yarın ablalarım ve veletleri gelecek, curcuna olacağız, en sevdiğim en sevdiğim:)) Sınavıma da şunun şurasında 5 gün kaldı zaten, sonrasında hayatta uğramam bu bir şeyler için sabah akşam masa başında çabalayanların dünyasına. Yani umarım uğramak zorunda kalmam bir süreliğine. Tekrar bu mecraya geldiğimde ve yine dil çalışmam gerektiğindeise yurt dışında dilin önemini öğrenmiş ve benim için kıymetini yükseklere taşımış olurum ve heyecanla, hevesle çalışırım diye düşünüyorum. 

Velhasıl, yine de çok iyi ilerledin be Şeyma. Bir başına düşsen de kalksan da kendi kendineydin. Yine de yılmadın, dayandın. Bu çalışmaların arasına bir tutam Ankara ve Adana da ekledin üstelik. Sosyalliğini dibine kadar besledin, yeni insanlarla tanışıp biraz da onlara güleryüzünü yansıttın. 3 güne 5 ağlama faslı da sığdırdın, bir çorba molası da, sevdiklerinin mezuniyetinde bulunma anısı da.. Çokça anlamlı günlerdi ve sen yine sana yakışanı yaptın büyük oranda.. Helal valla:))

Zorlukların seni yıldırmayıp yalnızca başka kapılar aralama cesaretini tetikliyor oluşunu izliyorum buradan. Bazı yenilgilerin dahi başarmannın önünde engel olamayışını tadıyorum ve koccaman tebessümümle bu satırlara veda ediyorum.

Hoşça bak zaatına:)))

12 Temmuz 2025 Cumartesi

ÇIKMAZLARIN SOKAĞI..


 artık şekersiz içmeye başladım kahveyi, çok düşünüp az konuşuyorum babam gibi..

Yorgunum ve yine kırgınlıklarım üstüme üstüme geliyo. Asla bırakamayışlarım mesla, pes etmeyi bilmeyişlerim.. Bi şekilde her daim devam edişlerim. Yoruyosun be Şeymaa.. Bi dur, bi soluklanalım, bi diz çöküp ağlayalım..

Sabah 5 te uyandım 8 olmadansa kütüphanedeydim. bilinçli olmuyo bu, isteyerek de değil. yalnızca oluyo. Birden uyanıyorum birdn hazırlanıyorum birden yollara düşüyorum birden masa başında çalışırken buluyorum kendimi..

Genç olmakta zorlanıyo yaşlı ruhum. yetişemiyorum peşim sıra. Hep bi nefes nefese ne oluyo bitiyo takip edemiyorum. Sürekli bir şeyleri unutuyorum, o kadar çok şey var ki çünkü.. hangi birine yetişeyim. Bana özgü bişi değil biliyorum, hayat bu. Tam olarak koşuşturmak, yetişememek, yetiştiklerindeyse nefes nefese olmak ve hiçbişi anlamamak döngüsünde gelip geçiyo ve bazen mızıklıyorum ben. Bi dakka yaa ben böyle oynamak istemiyorum diyorum. Arada geliyo bu his, arada vızırdıyorum arada ağlayıp zırlıyorum ama bi şekilde devam ediyorum. 

Ne tuhaf devam etmek istemediğim, pes etmenin soluğunu yüreğimde duyduğum ne çok gün geçti. Geriye sadece koşuşturmalar ve vızırdamalar kaldı. Pes etme gücüm bile yitip gitti. Bulan varsa o gücü, benimle de paylaşabilir mi acaba?..

Buraya bunları konuşmaya gelmemiştim aslında, neler başardığımı kendime hatırlatıp biraz motive olurum, çalışmaya dönerim diye düşünmüştüm. Evet şimdi kesin kendimle gururumu paylaşır ve motive olurum kesin(!). Kesmek demişken, içimden bi ses arada şöyle diyo: 

-KES BE ŞEYMA, YETER KES ARTIK ÜMİDİNİN SESİNİ, Bİ DAMARI OLSA, Bİ TELİ YA DA. BEN KESCEM AMA BULAMIYORUM SENDE ŞU BİTMEK TÜKENMEK BİLMEYEN İYİMSERLİĞİN KÖKÜNÜ. KOPARMAYI ARZULUYORUM ÇOK ÇOK DERİNLERİMDEN. UMUDUN YÜKÜ ÇOK AĞIR, KAMBUR OLDUM ARTIK. TAŞIMAK İSTEMİYORUM BU YÜKÜ..

+NAPABİLİRİM BAĞIMLILIK.. O OLMAZSA YAŞAYAMAM Kİ BÖYLE Bİ DÜNYADA..

- NASIL YANİ, SEN YAŞAYABİLDİĞİNİ Mİ SANIYOSUN BU HALDE?

+ SEN YAŞAYABİLECEĞİNİ SANIYOSUN GALİBA UMUDUN OLMADIĞINDA, OYSA ÖLMEDİYSEM HENÜZ UMUDUMUN YAŞAYIŞINDANDIR. O TÜKENİRSE BEN DE BİTERİM.  ÖTESİ YOK. 

(Böylesi çıkmazlarda bildiğim tek yol: İŞE YARAR OLMAK. Kendim için değilse de başkaları için iyi ki var olabilirim böylece, o yüzden şimdi gidip Filistin için video editleyeceğim..)

23 Nisan 2025 Çarşamba

KIRILGANLIKLARIMIN GÜCÜNE DAİR;


 Gençen hafta bir derste hocamız bir araştırma bulgusu paylaştı bizlerle ve çok ilgimi çekti. Şöyle diyordu araştırma: Elle yazı yazanların, not tutanların klavyeyle yazanlara göre beynindeki nöronlar arası bağlantı kurma sayısı çok daha fazla. Çok ilginç gelmişti, yazı yazmak her türlü yazı yazmaktı sonuçta ama demek ki o harflere verdiğimiz kıvrımlar karakteristik yazma biçimlerimiz neynimizde daha çok sinaptik bağlantı oluşmasını sağlıyordu. Ben de bu yüzden yazmak istediklerimi tercihen önce kağıda aktarıp sonrasında tuş takımına yöneliyorum:))

Asıl konuya gelecek olursak, birkaç gündür "senin güçlü hikayen ne?" diye soruyorum kendime. Bugün de kırılganlığın gücünü araştırdım biraz ve fark ettim ki tüm güçlü hikayelerim en zayıf anlardan doğmuşlar. Evet topraktaki o koca çatlaktan filizlenmiş durmuşum her daim..

"insan gelir, insan geçer; çık hücrenden, ruhun göster" diyor bir şarkı ruhumun rüzgarına fısıldayarak.

 Kırılganlıklara gelecek olursam, herkeste nasıl bilmem ama benim kırılganlıklarım kalbimde ve ruhumda vuku buluyorlar. Kalbimdekilere sevgiyle yer verdiğim insanlar; ruhumdakilereyse kuvvetle muhtemel varoluşsal anlamlandırma biçimlerim sebep oluyorlar. İnsan problemi bir başkasıylayken daha kolay kabullenebiliyor; oysa kendiyleyken problem, ne kabullenebiliyor ne de çözebiliyor. Genelleme yapamam aslında, benim için öyle diyeyim. Dolayısıyla benim gücüm ruhumda oluşan çatlaklardan filizlenmiyor. Oralar biraz çorak topraklar. Kalbim ise, içinde bitmek tükenmek bilmeyen sevgiden midir nedir, incinse de, kırılsa da, paramparça olsa da, yeşermeye her daim güç buluyor. Üstelik Big Bang teorisindeki dünyamız gibi, parçaları daha da, daha da büyük bir alanın yeşermesini sağlıyor. Bunu yalnızca sevgiyle anlandırabilirim. Başka türlüsünü düşünemiyorum. 

 Gönül işleri misal, her seferinde hiç beklemediğim, tahmin dahi edemeyeceğim noktadan beni altüst ediyor. Yine de, yine de hiç sevmekten, ruh eşimi, gönül yoldaşımı aramaktan beni alıkoymuyor bu altüst oluşlar. Hayret ediyorum içimdeki bu güce, bu 'yolda olmak gayreti'me.. İçten içe "Şeyma galiba artık tüm inancını, güvenlini ve umudunu tükettin" diyorum. Ama bir bakıyorum ki, umut edecek, güvenecek, inanacak bir başka şey bulmuşum. Elbette bu, kırılmaların ardından bir başka insana karşı değil de ilgi alanlarıma, yapmayı sevdiğim bir işe, yeni rutinler edinmeye yönelik oluyor. 

 Hatırlıyorum mesela, ilk defa bir erkekle gönül işleri çerçevesinde konuştuğumda henüz 19 yaşımdaydım ve muhabbetimiz bittiğinde bir uzvumu kaybetmişcesine ağlamıştım iki gün boyunca. Üçüncü günde ise, ah yeter be, daha fazla üzülemeyeceğim işim gücüm var, dersimi alır, yoluma devam ederim, deyip hayatıma dönmüştüm. Ben de böyleydim, o zamanlar anlamamış olsam da. Yepyeni bir deneyimdi benim için nihayetinde, başlangıcı değil yalnızca, bitişi de ilkimdi sonuçta ve yaşamış olmanın şükrünü ediyordum içimde bir yerlerde. 

 Ve bu hep böyle oldu, insanlar geldi, insanlar gitti, ben "bana öğrendiklerim kaldı" diyerek yoluma devam ettim. Ağlamadım mı? Ağladım. Sarsılmadım mı? Depremler oluyor depremler şarkısını bile ezberledim. Kalbimin ağrısını duydum, nefes alırken sızısını hissettim. Gel gelelim tüm bunlara YAŞAM'ım dedim, benim yaşamım, bana ait olan, bana özgü YAŞ'AN'MIŞlıklarım.. Bunları bir bilinçten çok bir akışla yaptım, belki de benim bilinç akışımdı bu.

 Zamanla çatlaklarım da, kırıklarım da, köklerim tarafından dolduruldu, hiç fark etmesem de yüreğimin derinliği arttı. Önceden insanlarla ilişkimi yüzeysel tutardım, derinlere inmez, derinlerimi göstermezdim. Daha güvendeydim evet, ama güvenmenin anlamını dahi bilmezdim. Bazı şeylerin kıymeti yitirildiğinde anlaşılır çünkü. Ben de şükür ki bir şeyleri yitirdikçe elimdekilerin, yanımdakilerin, kalbimdekilerin kıymetini bilir oldum. 

 Yakın zamanda çok derin bir dalım kırıldı, köklerime uzanan bir kopuş oldu. Evet sarsıldım, evet yalpaladım. Fakat sonra o dalın yerini dolduran sevgili diğer dallarımı fark ettim, köklerimi hissettim. Meğer tek desteğim sandığım o dal, ha bire zehirli sarmaşıklarıyla beni boğuyor, vitaminimi sömürüyormuş. O gidince bir ufkum açıldı. Arkadaş demek bazen sadece arkadaş demekmiş. Ben ailem sanmışım, ailemiyse hiçe saymışım. O boşluktan bakınca ailemin desteğini, besleyiciliğini, aidiyetini, samimiyetini, güvendeliğini ve sevgisini nicedir yok sanıyormuşum. Meğer yok sayıyormuşum. Kocaman sarıldım. Nihayetinde zehirli de olsa, sarmaşıktan da alınacak dersler muhakkak vardır. 

Hem ne diyor şarkıda? 

Hayat bu kadar mı? 

Bence değil, birkaç sözüm var. 

Biraz senin gibi yıkılmayan duvarları var. 

Bazen esintili, bazen uzak yakınlarım var. 

Ben, ben böyleyim kendi yolumda.


Hoşça bakın efenim zaatınıza:))

18 Mart 2025 Salı

Hayret'le Yaşamanın Hikmeti 1

Taze Çıkmış Farkındalıklara dair;

"Çeyrek asır dahi etmeyen şu ömrümün her zerresini değer görme ihtiyacımın mahcubiyetiyle yaşadım.."

22 yaşımdayım şu sıralar ve kendime dair bir şeyleri yenice keşfediyorum. İlginç geliyor ama keyifli de zamanla birlikte geçip gittiğimiz yollardan her daim yeni şeyler öğrenebilmek.. Hayret'le yaşamanın hikmeti de diyebiliriz buna.
Hayat ne ilginç, en kıymet verdiğimiz yerimizden yaralanıyor en beklemediğimiz yerlerdense yardım alabiliyoruz. Kiminin kanattığı yarayı kimi sarıyor, sevgisiyle iyileştiriyor..
Hayat bizlere dalımızın biri solarken başka bir daldan filizlenebilmeyi öğretiyor diye yorumluyorum ben bunu.
Hayata dair bu kadar iyimser ve umutluyken kendimize dair cellad-ı felek kesiliyoruz. Genelleme yapmayayım ama ben kendimin Cellad-ı Felek' iyim 22 yıldır.. Çocukluğumu bu suça dahil edemem, 10-12 yıldır diyelim..
Bugünse istifa ettim. Artık kendimin Nasib-i Rahmet' i görevini üstleniyorum. Nereye kadar bilmem ama başlamaya niyet ettim bugün itibariyle. Ve bana yepyeni, dupduru, huphuzurlu bir pencere açtı bu görev, bu bilinç;
Başarılı biri olduğumu keşfettim mesela,
güzel, beğenilen bir kız olduğumu mesela, 
naif biri olarak hatıralarda yer ettiğimi ve çizgimi koruduğumu,
donanımlı olduğumun düşünüldüğünü,
çok yönlü ve nadide biri olduğumu, 
derin bir tebessümümün olduğunu ve gülmenin çokça yakıştığını,
değerli olmak için işe yarar olmam gerekmediğini,
çabalayıp durmasam da kıymet görebildiğimi, 
halihazırda çokça takdir edilen ve değer verilen biri olduğumu.. 
KEŞFETTİM. FARK ETTİM..
MUTLULUKTAN BU FİLİZLERE GÖZYAŞLARIMLA CANSUYU OLDUM..
Ve evet tüm bunlar benim için çok kıymetli olan, olmak istediğim kişinin özellikleri olan ve canhıraş çabaladığım, her düştüğümde bana yakışanı yapmak için kalktığım, tutunduğum, yaslandığım dallar..
Bugün öğreniyorum ki meğer ben bunların tümüymüşüm. Hiçbiri olmaya çalışmama gerek yokmuş. EN ÇOK DA DEĞER GÖRMEK İÇİN BİR ŞEY OLMAMA/ YAPMAMA.. GEREK YOKMUŞ. BEN ZATEN OLDUĞUM HALİMLE ÇOKÇA DEĞERLİ VE KIYMETLİYMİŞİM.. 
Çeyrek asır dahi etmeyen şu ömrümün her zerresini değer görme ihtiyacımın mahcubiyetiyle yaşadım..
Umarım bu ihtiyacı bana mahcubiyetle yaşatan ruhumdaki hastalıklara galip gelebilirim bir gün.. 
Umarım..
Şimdi aklıma geldi de, ben hep kanser olmaktan korktum. 10 yaşımdayken bile korkuyordum. Şu an fark ediyorum ki zaten beni günden güne yiyip bitiren bir kanserim varmış, yalnızca bedenimde değil de ruhumda olan bir kanser.. Onu yadırgamıyorum, lanetlemiyorum. Bugün olduğum halimde onun da emeği var ama artık yeter, ben eksik gedik var olmaya devam etmek istemiyorum. Acziyetimi bütünüyle kabulleniyor ancak seni acziyetime dahi bulaştırmak istemiyorum. Kemoterapiyle değilse de senden kurtulmanın bir yolunu bulacağım. İlk adımı bugün attığım gönül rahatlığımla şimdilik gidiyorum. Ama bu burada bitmedi bilesin; yalnızca yeni başlıyoruz..

1 Ocak 2025 Çarşamba

Anılar Gerçek Midir?.






 ANILAR GERÇEK MİDİR?.

Elbette gerçektir bizde sürdüğü için,

elbette gerçek değildir yaşanan zamanın dışına düştüğü için.

Anılar.. Günde kim bilir kaç kez gidip gidip geldiğimiz, alın kırışığımızda saklı dünyamız.. Bugünümüzü biçimleyen, yaşamın içimizde ve dışımızda süren tortusu. Kaç kişiyle paylaşılırsa paylaşılsın herkese özel olan duygu. Bir daha yinelenemez olan. Yaşarken seçip istemesek de sonradan sahiplendiğimiz, durdukça değerlenen yaşantı parçacıkları..

Kimi gün kederle, kimi gün hazla kirpiklerimize takılan geçmiş zaman ölüleri..

Bizim ömrümüzü, öznel tarihimizi oluşturan ayrıcalığımız..

Akıp giden zamanı bize gösteren, dönüp dönüp kendimizi seyrettiğimiz ayna..

Sizce gerçek midir?..

1 Kasım 2024 Cuma

‘DALGIÇ OLMADAN ÖNCE KELEBEK OLMANIN TADINA VARMAK'

 



‘DALGIÇ OLMADAN ÖNCE 

 KELEBEK OLMANIN TADINA VARMAK'

“Dünyaya açılan yalnızca bir gözünüzse kendinizi çaresiz hissetmeyin, çünkü o gözle daha evvel yapamamış olduğunuz her şeyi yapabilirsiniz.. Okyanusun derinlerine dalabilir, Dünyayı uçarak gezebilirsiniz!”

Jean-Dominique Bauby, 8 Aralık 1995 günü, beyin kanaması sonucunda derin bir komaya girer. Komadan çıktığında, bütün vücut fonksiyonlarını yitirmiştir. Tıpta, ‘locked-in syndrome’ adı verilen hastalığa yakalanmıştır (beyincikte meydana gelen enfarktüs sonucu beyin ile beden sistemlerinin bağlantısının kesilmesi). Hareket edememekte, yardım almaksızın konuşamamakta, yemek yiyememekte, hatta çok zor nefes alabilmektedir. Felçli tüm vücudunda sadece sol gözü hareket etmekte ve çalışmaktadır. Bu onun Dünyayla, insanlarla ve yaşamla tek bağlantısıdır. Bunu fark eden ve bir mucize olarak gören tüm doktorlar, terapistler, psikologlar seferber olarak ona yardım etmeye uğraşırlar. Konuşma terapistleri onun sol gözü ile iletişim kurarlar. Terapistler harfleri tek tek ve yüksek sesle söylerler. Harfler söylenirken Jean söylemek istediği harfe ‘evet’ demek istediğinde sol gözünü bir kere, ‘hayır’ demek istediğinde ise iki kere kırpar. Bu şekilde terapistler ve Jean arasında kullanımı oldukça güç bir alfabe oluşturulur. Umutsuz haftalar boyunca yılmadan, tek iletişim kanalını, hayati organı gözünü kullanarak insanlara ulaşmayı başarır. Aylarca süren yorucu çalışmadan sonra, yardımcısıyla birlikte geliştirdiği bu yöntemle, sayfalar dolusu yazı dikte ettirir ve sonuçta mucize bir kitap ortaya çıkar: Jean’ın hayatını anlatan kitap: Kelebek ve Dalgıç.

 Her şeyi duymasına ve anlamasına rağmen sesini bir türlü kimselere duyuramayan, hareket edemeyen, vücudundaki yemek yemesini ve yutkunmasını sağlayan kaslar da dahil bütün kasları felç olan, hayata sadece sol gözü ile bakan Jean, dış dünya sadece bir gözün görebildiği çap ile sınırlı ve sürekli rüyalar görür. Rüyasında bir dalgıç olduğunu, suların dibine kadar gittiğine şahit olur. Kitabın ismindeki ‘dalgıç’ buradan gelmektedir zaten. Rüyalarında kendini metal bir elbise giyen bir dalgıç olarak gören Jean, ki bu elbise onun gerçek yaşamında hapsolduğu bedenini simgelemektedir, aslında sulardan kurtulmak istemekte ve bir ‘kelebek’ olmayı, yani özgür olmayı hayal etmektedir. Hayatta kalan ve çalışan tek parçası olan sol gözü ve zihni ile bir kelebek kadar özgür olduğunu hisseder ve rüyalarında da hep bunu görür. Kitabı yazma süreci boyunca sol gözünü kırpıp durması da bir kelebeğin kanat çırpışından başka bir şey değildir aslında! Jean, üzerindeki dalgıç kıyafetinin ağırlığıyla batarken hayalleri onu bir kelebek kadar hafifletip özgür kılmaktadır.

Belki de hayal kurmanın özgürleştirici etkisini, insanda yarattığı güzel hislerin ne kadar vazgeçilmez olduğunu ve hiçbir şeye sahip olamasak bile hayallerimizin bizden çalınamayacağını, onlarla yaşama tutunabileceğimizi bir kez daha hatırlamalı..

Başlarda kendine acımaktan ve ölmekten başka bir şey istemezken daha sonra kendine acımaya bir son veren Jean, sol gözü dışında körelmemiş iki parçasının daha var olduğunu fark eder. Bunlar; Hayal gücü ve zihnidir! Ve aslında bu iki şey onu istediklerini yapmanın hiçbir engeli olmadığını gösterir. Hayal gücü ve Zihni. Bu ona bardağın dolu tarafını görmeyi öğretir. İhtiyacımız olan belki de hayal gücümüzün; ruhumuzun ve gönlümüzün gözü olabilmesidir!.

Öyleyse: Dalgıç olmadan önce kelebek olmanın tadına varalım! Hayatın rengi her an değişebilir. Nedir şu an istediğimiz şeyi yapmamıza engel olan? Bir anda yapabildiğimiz tek şey göz kırpmak oluverirse, yapmayı istediklerimizin listesi ne kadar uzun olacak hiç düşündük mü acaba?.

19 Ekim 2024 Cumartesi

Duygularıma Sevgilerimle:))




 Sevgili Şeyma ve Sevgili Duyguları,

Size uzak hissediyorum, temas edemediğimi ve de... Ve' desi yok.. Sizsedim ama sanki yerinizi gereksiz bir bilinmezliğe bırakıp beni terk etmişsiniz gibime geliyor. Nerelerdesiniz söyler misiniz?..

Ben Şeyma. Ben duygularını tanıyan, anlamlandıran, adlandıran, ve onlarla karar alan Şeyma. İdim. Şimdiyse değilim. Duyumsayamıyorum. Bazı kıymet verdiğim arkadaşlıklar bitiyor ama üzülemiyorum. Psikolojiye yeni başlayan 1.sınıflara kendi üniversite hikayemi anlattığım bir etkinlikte konuşmacı oluyor ama gurur duyamıyorum. Çok çabalıyor ama başarılı hissedemiyorum. Annemle kavga ediyor ama öfkelenemiyorum. Amigdalam, noldu sana, yoksa küstün mü bana?!.

Bilinmezliğim, hissizliğim, duyumsuzluğum, adlandıramayışım, anlamlandıramayışım, söyler misiniz siz hangi duygumsunuz? Neyin ifade biçimisiniz, lütfen söyler misiniz?!.

Yorgunluğum, söyler misin ne iyi gelir sana yaşamaktan kaçmak dışında?.. Fiziksel anlamda da, duygusal anlamda da, düşünsel ve ruhsal anlamda da ziyadesiyle yorgunum. Bu yüzden olsa gerek; arda kalan tüm enerjimi bunları yok saymaya harcıyor oluşum. Terk edilmişliği kaldıramayacak hissediyor ve üzüntümü yok sayıyorum. Üzüntümü yok saymamdan ötürü gurur duyulmayı da hak etmediğim kanısıyla onu da yaşayamıyorum. Sonra tüm bunlara gereken önceliği vermediğim için içten içe haykıran öfkeme de kendini ifade etmesi için fırsat tanımıyorum. Kendime karşı bu hırçınlığım nedir, nedendir anlamıyorum. Derdin ne Şeyma benimle, seninle, kendinle?!. Neden izin vermiyorsun yaşamama, bütünüyle, yanlışlarıyla, gelişine, salıvermişcesine.. Neden?!.

Bilmiyorum..

Tüm derin duygulardan, düşüncelerden, hayallerden, umutlardan kendimi sakınıyor ve gündelik yaşamın sığlığında, sıradanlığında boğuluyorum. Bir balık gibi hissediyorum, suda yüzmeyi bilmeyen havadaysa nefes dahi alamayan. Bu yüzden batıp batıp çıkıyorum. Yerim yurdum, yaşam alanım neresi bilemiyorum. Ait hissedemiyorum. Biraz korkuyorum galiba. Yaşamaktan. Biraz da yaş'ayamamaktan. YAŞ'AYAMAMAK.. Yaş alırken, zaman hesapsız kitapsız akıp giderken ayık olamamaktan, farkında olamayacağım her şeyden. Korkuyorum.. Yanlış yapmaktan. 

Bunun sebebinin ben olduğumu sanmıyorum yine de. Ben spontan biriyim. Otantik olmak yolundayım. Olanı olduğu gibi kabul etmekten yanayım. Bundan ötürü de sürekli olarak "bak dikkatli ol Şeyma, aman yanlış yapma Şeyma, biraz da mantığın çerçevesinde hareket et be Şeyma" dozunda uyarılarla muhatap olup durmaktayım. Bu da sürekli "acaba neyi yanlış yapıyorum da bunca uyarıya maruz kalıyorum?" sorusunda takılı kalmama sebep oluyor. Yaşıyorum ama korkarak velhasıl. Spontanlığa, akıl mantık dışında duygularıyla kararlar almaya müsade edilmeyen, kabul görülmeyen bir dünyada.. 

Yine de şu satırları fısıldamak isterim korkutup çekindirdiğim, var olmalarına müsade etmediğim duygularıma:

Meltemin estiği gökyüzünde seni bekleyen 'özgürlük' var

Gel gör ki sen;

"ya düşersem?" diye sorup duruyorsun.

Peki canımın içi,

ya uçarsan..

25 Eylül 2024 Çarşamba

Suskunluk..


 Kulağımda ha bire aynı tını

Artık şekersiz içmeye başladım kahveyi

Çok düşünüp az konuşuyorum babam gibi

Yok hayır hiçbiri senle alakalı değil

Halin hatrın nasıl diye sordun ondan dedim..


Ruhumda ha bire aynı sızı

Anlaşılmamaktan ötürü anlatamayışlar

Önce haykırışlar 

Sonra yiten ümitler ve

Sessizlikler..


Kmse anlamayacak hissediyorum. Doldum taşıyorum ama yalnızca gözlerimden taşabiliyorum. Sözlerimden taşabilsem gözlerim bunca yorulmaz boğulmazdı belki ama, hayat işte, önce yoruyo, sonra boğuyo..

Ruhum bana seslense tanıyamam, çünkü onca zamandır sesini soluğunu duyamaz oldum. Dinlemeye çalışıyorum ama insanlar o kadar gürültülüler ve o kadar anlayışsızlar ki, ne kendimi duyacak ne de dinleyecek vaziyetteyim..

velhasıl El'veda.

18 Ağustos 2024 Pazar


 Yine ben.

Bi başımayım. Yalnız hissetmekten bahsetmiyorum. Ciddi ciddi bi başımayım.. Bi başıma olmak da değil sıkıntı; ama evimi özledim ben.. Babamı özledim, Asaf'ı özledim, annemi özledim..

Atışmalarımızı, bakışmalarımızı..

Termostaki suyu yenileme mevzularımızı 

Balkonda bıraktıklarımızın kavgasını özledim.

'Pilavı da sen yap!' çekişmelerimizi, 

'Nane hani? gelmemiş' akşamlarımızı..

Ben ailemi özledim..

Mutmainistan

“MUTMAİNİSTAN” Neresi mi Mutmainistan? Bir ülke değil. Bir durak da değil. Bir varış noktası hiç değil. Mutmainistan, insanın kendin...